Türk El Sanatları

El Sanatları insanoğlu var olduğundan beri tabiat şartlarına bağlı olarak ortaya çıkmıştır. İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak örtünmek ve korunmak amacı ile ilk örneklerini vermiştir. Daha sonra gelişerek çevre şartlarına göre değişimler gösteren el sanatları ortaya çıktığı toplumun duygularını sanatsal beğenilerini ve kültürel özelliklerini yansıtır hale gelerek “geleneksel” vasfı kazanmıştır.

Geleneksel Türk El Sanatları Anadolu’nun binlerce yıllık tarihinden gelen çeşitli uygarlıkların kültür mirasıyla kendi öz değerlerini birleştirerek zengin bir mozaik oluşturmuştur.

Geleneksel Türk El Sanatlarını; halıcılık kilimcilik cicim zili sumak kumaş dokumacılığı yazmacılık çinicilik seramik-çömlek yapımcılığı işlemecilik oya yapımcılığı deri işçiliği müzik aletleri yapımcılığı taş işçiliği bakırcılık sepetçilik semercilik maden işçiliği keçe yapımcılığı örmecilik ahşap ve ağaç işçiliği arabacılık vb. sıralanabilir.

Geleneksel el sanatlarımızdan dokumaların hammaddeleri yün tiftik pamuk kıl ve ipekten sağlanmaktadır.

Dokuma; eğirme veya başka yollarla iplik haline getirilerek veya elyafı birbirine değişik metotlarla tutturarak bir bütün meydana getirme yoluyla elde edilen her cins kumaş örgü döşemelik halı kilim zili cicim keçe kolonlar vb.’dir.

Dokumacılık Anadolu’da çok eskiden beri yapılagelen çoğu yörede geçim kaynağı olmuş ve olmaya devam eden bir el sanatıdır.

El sanatlarımızın zarif örneklerinden olan oyalar; süslemek süslenmek amacından başka taşıdıkları anlamlarla bir iletişim aracı olarak da kullanılmaktadır. Günümüzde Anadolu’da tığ iğne mekik firkete/filkete gibi araçlarla yapılan oyaların ya bordür ya da bir motif olarak tasarlanmış olanları kullanılan araç doğrultusunda ve tekniklerine göre değişik adlar almaktadır. Bunlar; iğne tığ mekik firkete/filkete koza yün mum boncuk ve kumaş artığı olarak sıralanabilir. Kastamonu Konya Elazığ Bursa Bitlis Gaziantep İzmir Ankara Bolu Kahramanmaraş Aydın İçel Tokat Kütahya gibi şehirlerimizde daha yoğun olarak yapılmakta ancak eski önemini kaybederek çeyiz sandıklarında varlığını korumaya çalışmaktadır.

Geleneksel kıyafetlerle birlikte kullanılan oyalarımızın yanı sıra takılarda dikkat çekici aksesuarlardandır. Anadolu’da yaşamış tüm uygarlıklar değerli ve yarı değerli taşlarla aaaalle birlikte veya ayrı işleyerek sanatsal nitelikli eserler üretmişlerdir. Selçuklularla birlikte gelen değişik üslupların en önemlisi Türkmen takılarıdır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise imparatorluğun gelişimine paralel olarak mücevhercilik önem kazanmıştır.

Anadolu’da Tunç Çağında bakır kalay katılarak tuncun elde edilmesinden sonraki dönemlerde bakır altın gümüş gibi madenler de dövme ve dökme tekniğiyle işlenmişlerdir. En çok kullanılan maden bakırdır. Maden işçiliğinde dövme telkari kazıma (kalemkar) çekiç işi kakma küftgani savatlama ajır kesme gibi teknikler kullanılmaktadır. Bakırın yanı sıra pirinç altın gümüş gibi aaaallerle yapılan el sanatları günümüzde üstün işçilik ve çeşitli tasarımlarla yaşatılmaya çalışılmaktadır. Günümüzde en çok kullanılan maden işleme olan bakır kalaylanarak mutfak eşyası yapımıyla geniş bir şekilde sürdürülmektedir.

Barınma gereğinden doğan mimari bölgelerin coğrafi koşullarına göre biçimlenmiş çeşitlenmiştir. Buna bağlı olarak gelişen Ahşap işçiliği Anadolu’da Selçuklu döneminde gelişip kendine özgü bir niteliğe ulaşmıştır. Selçuklu ve Beylikler dönemi ağaç eserler daha çok mihrap cami kapısı dolap kapakları gibi mimari elemanlar olup üstün işçilik içermişlerdir. Osmanlı döneminde sadeleşerek daha çok sehpa kavukluk yazı takımı çekmece sandık kaşık taht kayık rahle Kur’an muhafazası gibi gündelik kullanım eşyaları ve pencere dolap kapağı kiriş konsol tavan mihrap minber sanduka gibi mimari eserlerde uygulanmıştır.

Ağaç işçiliğinde kullanılan malzeme daha çok ceviz elma armut sedir abanoz ve gül ağacıdır. Kakma boyama kündekâriz kabartma-oyma kafes kaplama yakma gibi tekniklerle işlenen ahşap eşyalar günümüzde de kullanılmaktadır. Bu teknikler Zonguldak Bitlis Gaziantep Bursa İstanbul-Beykoz Ordu gibi illerde halen devam eden hammaddesine göre değer kazanan baston ve asaların kullanımı yüzyıllar boyunca sürmüş 19. yüzyılda yaygınlaşmıştır. Baston ve asaların sap kısımları; gümüş altın kemik sedef gibi malzemelerden gövde kısımları ise gül kiraz abanoz kızılcık bambu kamış vb. ağaçlardan yapılmaktadır.

Müzik aletleri yapımı eskiden beri devam etmektedir. Bu aletler ağaçlar bitkiler ve hayvanların; deri bağırsak kıl kemik ve boynuzlarından yararlanılarak yapılmaktadır. Telli yaylı nefesli vurmalı çalgılar olarak gruplandırılmaktadır.

Mimariye bağlı olarak gelişen diğer bir sanat kolu da çini sanatıdır. Anadolu’ya Selçuklularla girmiştir. Figürlü sanat eserlerini kullanmaktan çekinmeyen Selçuklu sanatkarlar özellikle hayvan tasvirlerinde çok başarılı olmuşlardır. 14. yüzyılda İznik 15. yüzyılda Kütahya 17. yüzyılda Çanakkale’de başlayan seramik sanatı bu yörelerde kendilerine has renk desen form özellikleri ile Osmanlı Dönemi seramik ve çini sanatına yeni yorumlar getirmiştir. 14. – 19. yüzyıllar arası Türk çini ve seramik sanatı fevkalade yaratıcı işçiliği ile dünya çapında üne kavuşmuştur.

Anadolu uygarlıklarından elde edilen cam işçiliğinin en seçkin örnekleri günümüzde “cam”ın tarihi gelişimi konusuna ışık tutmaktadır. Çeşitli model ve formlarda vitray Selçuklular döneminde geliştirilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul’un fethiyle camcılığın merkezi bu kent olmuştur. Çeşm-i bülbül Beykoz işi bu dönemden günümüze ulaşabilen tekniklerden bazılarıdır.

Anadolu’da camın ilk kez gözboncuğu olarak üretimi İzmir-Görece köyündeki ustalar tarafından gerçekleştirilmiştir. Anadolu’nun her tarafında temelinde nazar inancı olan cam boncukları görmek mümkündür. Nazarlık yoluyla canlı veya nesneye yönelen bakışların dikkatinin başka bir nesneye yöneleceğine inanılır. Bu nedenle nazar boncuğundan yapılan nazarlıklar canlının veya nesnenin görünen bir yerine takılır.

Geleneksel mimaride dış cephe ve iç mekan süslemesinde taş işçiliğide önemli bir yer tutmaktadır. Taş işçiliğinin mimari dışında en çok kullanım alanı mezar taşlarıdır. Oyma kabartma kazıma (profito) gibi teknikler uygulanmaktadır. Kullanılan süsleme öğeleri bitkisel geometrik motifler ile yazı ve figürlerdir. Hayvansal figür azdır. İnsan figürlerine ise Selçuklu Dönemi eserlerinde rastlanmaktadır.

Günümüzde fonksiyonunu henüz kaybetmeyen sepetçilik atalardan öğrenildiği gibi halen; saz söğüt ve fındık dallarından örülerek yapılmaktadır. Eşya yiyecek vb. taşıma amacından başka ev içi dekorasyonunda da kullanılmaya başlanmıştır.

Hayvancılıkla uğraşan kırsal kesimlerde yaygın olarak kullanılan keçe çul ve ağaçtan yapılan semer kullanıldığı dönem boyunca geleneksel sanatların bir kolunu oluşturmuştur. Günümüzde başta endüstrileşme olmak üzere değişen yaşam şartları ve değer yargılarına bağlı olarak üretimleri hemen hemen kaybolmaktadır.

Genel Müdürlükçe her yıl belirlenen illerde yapılan alan araştırmalarında el sanatları ustaları ile derleme çalışmaları yapılmakta slayt gerekiyorsa video çekimleri ile tesbit edilmeye çalışılmaktadır. Edinilen bu bilgiler Genel Müdürlük Arşivine kaydedilmekte bu konuda çalışan bilim adamı uzman ve öğrencilerin yararına sunulmaktadır.

Genel Müdürlük koleksiyonunda yer alan malzemelerle yurtiçi ve yurtdışında sergiler açılarak tanıtımları sağlanmaktadır. Yine yurtiçinde Genel Müdürlük desteğiyle açılan “Mahalli El Sanatları Sergileri” ile tanıtım yapılmakta ustalara pazar imkanı sağlanmaya çalışılmaktadır.

Genel Müdürlükçe düzenlenen yarışmalarla da kaybolmaya yüz tutan el sanatlarının özgün şekilleriyle desteklenmesi ve devamı sağlanmaya çalışılmaktadır.

Genel Müdürlüğümüzce beş yılda bir düzenlenen “Uluslararası Halk Kültürü Kongresi” Maddi Kültür aaaaiyonunda sunulan ayrıca çeşitli üniversitelerle ortaklaşa düzenlenen bilimsel toplantılarla sunulan bildiriler yayın haline dönüştürülmektedir.

Ayrıca el sanatları konusunda yapılan çalışmaların basımı gerçekleştirilerek yayın haline dönüştürülmektedir.

Türk Okçuluğu ve Günümüz

Ata’nın ‘OK’unu batıda buldular

Büyük bir kalabalık meydanın ortasında toplanmış bir direğin üzerinde kabağa bakıyor. Sessizlik hakim koca meydana. Bir at kişnemesi ile bakışlar atı üzerinde gelen kemankeşe yöneliyor.

Kemankeş atını mahmuzluyor ve dörtnala direğe doğru ilerliyor. Kısa süre sonra üzerinde kabak bulunan direği teğet geçen kemankeş üzenginin üzerinde doğrulup arkasına dönüyor ve yayını çekiyor. Atın dört ayağının birden yerden kesildiği saliselik bir anda okunu fırlatıyor ve ok kabağa saplanıyor. Hayranlığın ve hayretin sesi duyuluyor izleyicilerden. Bir başka atlı ise havada sakin sakin uçan kuşu elinde yayını çekmiş izliyor. Bir süre kuşla aynı yönde hareket eden atı üzerinde ilerliyor. Oku fırlatıyor ve ok saplanmış kuş bir kenara düşerken uçuşan tüyleri yavaş yavaş yere iniyor.

Modern dünyada olimpik okçulukta en uzak atış hedefi 90 metredir. Osmanlı’da ise bu mesafe 295 metre idi. Menzil atışlarında ise 845 metreye kadar ulaşılmıştı. Şimdiki Okçuluk Federasyonu konumunda olan ‘atıcılar tekkesi’ne kayıtlı bir okçu olabilmek için 594 metrenin ötesine atış yapmak gerekiyordu. Teknik özellikleri ile dünyayı kendine hayran bırakan Osmanlı okçuluğu şimdilerde Türkiye’de müzelerdeki yay ve oklardan ibaret. Teknik olarak daha iyisi henüz yapılamayan geleneksel Osmanlı yaylarının üretimi günümüzde Kanada’da Amerika’da ve Macaristan’da yapılıyor. Osmanlı okçuluğu hakkında Türkçe kaynaklar yok denecek kadar azken Almanca ve İngilizcede çok sayıda kitap ve makale bulunuyor. Türkiye’de ise Atatürk’ün ölümünden sonra tamamen unutulan Osmanlı okçuluğu 3 yıl önce okçuluğa hobi olarak başlayan bir diş hekimi ve arkadaşlarının gayretleriyle gün yüzüne çıkıyor. Murat Özveri hem geleneksel atış teknikleriyle ok atıyor hem de tarihin tozlu sayfalarına gömülen geleneksel okçuluk hakkında bir dedektif gibi bilgi topluyor. Özveri’nin deyimiyle işin komik bizce trajik olan tarafı geleneksel okçuluğumuz hakkında yabancı ülkelerden bilgi topluyor olması. New York kütüphanesinden kitap araştırıyor Kanadalı Osmanlı kompozit yayları ustasından yay yapımı hakkında bilgi alıyor Macaristan’da Osmanlı okçuluğu müsabakaları düzenleyen okçularla tanışıyor.

Özveri yaptığı araştırmalar sırasında kendisi gibi geleneksel okçuluğa merak salmış insanlarla tanışmış. Kimi ile yabancı sitelerde Osmanlı okçuluğuna ilgi duyan tek Türk olduğu için… Kimi ile yayları incelemeye gittiği müzede; müze yetkililerine “Başka birisi de benim gibi Osmanlı okçuluğuna merak duyuyorsa telefon numaramı ona verin” diye bıraktığı telefon numarası vasıtasıyla irtibat kurmuş. Hepsinin ortak merakları onları dernek kurmaya yönlendirmiş.

Okun başını CHP yedi

Tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla pehlivanlar ve atıcılar tekkesi de kapatılıyor. Atatürk 1937 yılında kemankeş ailelerinden bazılarına Türk okçuluğunu kurma görevini verir. Bu sayede okçuluk yeniden canlanıyor; ancak Atatürk’ün ölümünün ardından tepeden inme bir emirle bu spor tekrar unutulmaya terk ediliyor. Şimdiki modern okçuluğun temelleri ise 1950 yılında ordudan genç bir subayın Anglosakson kökenli okçuluğu kurmasıyla atılıyor. Türkiye’de halen dünyanın norm kabul ettiği Anglosakson kökenli modern okçuluk yapılıyor.

Bugün at üzerinde hedef vurulabilir mi?

Evet vurulabilir; eğer gerekli destek verilirse Murat Özveri ve ekibi hem kendilerini yetiştirip hem de arzu edenleri yetiştirerek bir efsane olan at üstünde hareketli hedefleri vurma ve 700-800 metrelere atışlar yapabilir. Tabii futbol sahalarının yeşil çimleri dışında kalan tribün önünde yapılan antrenmanlarla değil. Zira fotoğraf çekimi için antrenmanlarına gittiğimizde tanık olduğumuz bir olay bunu gözler önüne seriyor: “Sakın çimlere doğru atış yapmayın. Alimallah ok parçaları kalır sonra futbolcuların ayağına batar sakatlanırlar” diye azarlayan stat görevlileri ile muhatap oluyorlar. Kışın ise Türkiye’de ki bütün okçular gibi statların tribün altlarında kalan havasız ve soğuk alanlarında çalışıyorlar. Macaristan’da Amerika’da ve dünyanın başka birçok yerinde Osmanlı ya da Türk okçuluğu biliniyor ve ilgilileri tarafından yaşatılıyor. Ama Türkiye’de bunun için atış yapacak imkân yok. Bir zamanların Okmeydanı gibi bir alanın okçulara tahsis edilmesi durumunda menzil okçuluğu (en uzağa ok atma) kabak okçuluğu (direk üzerindeki kabağı at üstünde seyir halinde iken vurma) ve at üzerinde hareketli hedefleri vurma gösterilerinin yapılması mümkün olabilir. Folklorik bir unsurumuz olan geleneksel okçuluğumuzu yeniden canlandırmaya çalışan ekibe uygun bir alanın verilmesi hem antrenmanlarını kolaylaştırır hem de meraklılarının izlemesine imkân verir. Özveri Sadabat Şenlikleri’nde Osmanlı yayı ile atışlar yaptığını izleyenlerin bundan büyük aaaif aldığını anlatıyor.

‘Çile çekmek’ ve

‘kepaze olmak’

Halihazırda kullanmakta olduğumuz bir çok deyim Osmanlı okçuluk geleneğinden geliyor. “Çile çekmek” ve “Kepaze olmak” deyimleri bunlardan ikisi. Kemankeş olmak için Atıcılar Tekkesi’ne başvuranlara önce çekiş ağırlığı düşük olan yay veriliyordu. Bu yaya da kepaze deniyordu. “Kepaze olmak-etmek” deyimi buradan geliyor. Yine Osmanlı yaylarının kirişlerine çile deniliyordu. Okçuluğa yeni başlayan öğrencinin sıkıcı yay çekme talimlerinin bu safhasına da “çile çekme” deniyordu. Haftalarca aylarca kasların güçlenmesi için çile çekilirdi. Osmanlı’da okçuların dervişlik yönü de olduğu için tasavvufa “çile çekme”deyimi yer etmiş.

Teknoloji harikası Osmanlı yayı

Osmanlı yayları atış hızı ve uzaklığı ile bugünkü teknolojinin bile üstünde özelliklere sahipti. Osmanlı kompozit yayı boynuz sinir ve tutkalın birleşiminden oluşuyor. Bu ise yayın daha esnek daha güçlü ve daha kısa yapılmasını sağlıyor. Oku çok uzak mesafelere fırlatıyordu. Bir Osmanlı yayının yapımı 18 ay ile 3 yıl arasında sürüyor. Günümüzde ise Osmanlı yaylarını Kanadalı yay ustası Adam Karpowicz; Macaristan’da Csaba Grozer ve ABD’de Lucas Novotny yapıyor. Türkiye’de ise ziraat mühendisi Cem Dönmez Kanadalı ustası Karpowicz’den yay yapımını öğreniyor.

11.09.2005
GÜLİZAR BAK

Kadri Paşa Yalısı

Kanlıca-Hisar Yolu no: 46. (Ada 109/parsel 15).

Üslubu: Bozulmuş ahşap / bağdadî.
İnşa tarihi: XVIII. yüzyılın son çeyreği
Müzdan Kunttav ve Cabir Vada’ya göre;
XIX.yüzyıl ortası Feridun Dirimtekin’e göre
Yüzölçümü:
Arsası: 864 m2. Binası: 230 m2.
Oda sofa (v.s.) sayısı:
Birinci kat: 3 oda. 1 sofa 1 tuvalet (alaturka) 1 mutfak (yeni sofadan bozma) 1 sandık odası.
İkinci kat: 5 oda 1 sofa 1 mutfak (yeni) 1 tuvalet (alaturka).

Halen sahibi: Müzdan Kunttav Kadri Paşa’nın kızının kızı (torunu).

Kanlıcalı Cabir Vada’nın notlarından:
“Sadrazam sonra Edirne valisi iken 1886′da orada ölen ve gömülen Kadri Paşa’ya bu yalı kayınbabası İzmir Valisi Hekim İsmail Paşa’dan intikal etmiştir. İsmail Paşa’nın da yalıyı başkasından satın almış olmasından inşası zamanı 22 seneyi aşkındır. Kadri Paşanın vefatından sonra yalı oğullan İsmail Şevket ve kızları Makbule Mediha Afife Seniye Cenani’lere kalmış ve bu son iki hanımdan gayrisi vefat ettiklerinden diğerlerinin hisseleri çocuklarına kalmıştır. Eski yalının üçte ikisi yıktırılmış ve arsaları ile bahçeleri Nezire ve Nezihe hanımlara satılmıştır.”

Eski Eserleri Koruma Encümeni’ndeki dosyası:

İnşası: XIX. yüzyıl ortası Sultan Mecid devri.

Mimari: Belli değil.

Banisi: Başvekil Arfî Paşa.

Tanınmış ismi: Kadri Paşa Yalısı

Maliki: Veraset yoluyla bayan Ayşe Müzdan Kunttav.

Kitabeleri: Sadece Sultan Mecit tuğrası var yazı v.s. yok.

Tahribatı: Zamanla harap olan yalı 1962′de sahibi tarafından tamir ettirilmiştir. Mirasın bölüşülmesi esnasında yalının doğu kısmına sahip olanlar 1930-40 yıllarında harap vaziyette olan harem kısmını yıktırmışlardır. Bugün mevcut olan yalı iki katlıdır. Zemin katında uzun ve taş döşeli bir salon ve buna açılan dört oda vardır. Yukarı katta bir salon ve buna açılan beş oda ve son tamirde eklenmiş ufak bir mutfak vardır. Bu katın yüklüğü gizli merdiven gibidir.

Özellikleri: Yalı Sultan Mecid devrinin mimari özelliklerini taşımaktadır. O devre ait nişler ve tavan aaayinatı bunu göstermeklerdir.

13 Haziran 1972 Feridun Dirimtekin”

Plan Özelliği:
Odalar yan yana olarak deniz cephesinde. Odalar ve servisler pahlı (köşeleri kesik) dikdörtgen bir sofa/salon etrafında çevrelenmiş ve bahçe doğu yönünde ikinci katta bir aydınlık cumbası karakteristiğini oluşturuyor. ”Benzerlik Rumelihisarı koruma no’su 135 olan Oduncubaşı Yalısı sofa/ salonu”. Tavan yüksekliği 4m. Boş kısımları daha fazla olan bu yalının (alt katında 16; üst katında 12 tuvalet mutfak ve 2 merdiven üzeri pencereleriyle) 30 penceresi var. Güney/ batı köşe odasının geniş modern 2 güney penceresi 1962 yılı onarımında açılmıştır. Çatı katında cihannüma görünümünde ışık feneri bulunmaktadır.

Dekorasyonu:

Kadri Paşa Yalısı doğu cephesi 1962 onarımından önce

Deniz odaları ahşap göbekleri artık Batı etkilerinin bu yapıda da görülmeye başladığının belgelerinden biri olarak kabartma ahşap. Ortadaki oda lahana biçimi; diğer ikisi elips yaprak örmesi. Sofa/salon odalarının kapıları “Sarıyer Kaptan Bey Çengelköy Sadullah Paşa ve Pavli Pavlaki yalılarında olduğu gibi” çerçeveyi taşan kornişler halinde; üst kısımlar konsollu ve kabaralı. Kabaralar üst köşelerde “yine ahşaptan” kabartma krizantemler halinde. Ön/deniz odalarında hücreler; “Beykoz Hamlacıbaşı Kanlıca Rasim Paşa yalılarının benzeri”. Yalı Şirketi Hayriye zamanı Mihrabat (Kanlıca) körfezine doğru 150 metre uzanmakta idi.

Yalının İlk Şekli
Yalının kubbeli hamamı yanda “güneyde” idi; 1967′de yeni kârgir yalıyı yaptırmak için yıktırıldı. Kayıkhanesi ise kuzeyde bulunuyordu; üzerinde hamlacı odaları vardı. Bu bölüm de yıktırılmıştır.

1930 yılında gemi çarptığı için rıhtımları yenilenmiş; 27 0cak 1981′de bir Yunan şilebinin kuzey bölümüne girmesi nedeniyle bu kısım 1983′de yeniden inşa edilmiştir.

Duvardan çıkan Sultan Abdülmecid tuğrası

ve bazı tarihi parçalar
Yalının özellikle güney/batı köşe odasında otururken kapalı bir mekân değil de sandalda imiş gibi görüş açıklığı ve rahatlığı veriyor. Saffet Paşa yalısına doğru bulunan yalıların aksine yalı bol güneş alıyor. Kuvvetli estiği zaman lodos ve poyrazı tutmaktadır. Yalının önü 5 m. derin olmasına rağmen hızlı geçen gemiler yalıyı sarsmaktadır. Yalıda rutubet yoktur.

Yakın zamana kadar kaydettiğimiz diğer bazı yalılarda olduğu gibi fok vardı; yuvası güneydeki deniz hamamı idi. Deniz hamamına sofadan kapak kaldırılarak girilirdi. Rıhtımdan kepçe ile izmarit ve istavrit yakalanıyor.

Bahçede 15 metre boyunda karayılan büyük kaplumbağa; kuşlardan Baştankara Narbülbülü Saka İspinoz ve Serçe var. Yalının küçük sayılabilecek bahçesinde tahminlerin üstünde meyve ağacı ve diğer ağaçlar bulunmaktadır. Üç fıstık çamı erik vişne elma şeftali kayısı incir ceviz nar akasya erguvan leylak kalikantıs zakkum malta eriği defne ıhlamur. Fıstık camlan ile erguvanlar yüz senelikten fazladır.

Yalının ikinci kat sofa/salonunda camekân içinde iyi korunmuş olarak Sultan Abdülaziz’den kalma doldurulmuş kuş koleksiyonları ornitologlar içinde önemli olacaktır. Mermer Abdülmecid tuğrası 1968′de büyük sofa tamir edilirken kaplamadan çıkmıştır. Bağdadî duvardan dövme çiviler çıkması bir zamanlar duvarların nakışlı olduğunu göstermektedir.

Türk Müziğinde Tanburun Yeri ve Kökeni

Osmanlı müziğinin en gözde telli ve mızraplı çalgılarından biri belki de en önemlisidir. Çok eski bir tarihi olan “Tanbur” için “Kopuz”un geliştirilmiş biçimi olduğu yönünde görüşler olduğu gibi ilk biçiminin antik dönemlere kadar uzandığı yönünde görüşler de vardır. Yine bir başka görüş “Tanbur”un bağlama ailesinin ilk halinin gelişimi ve değişimi ile oluştuğu yönündedir.

Kökeni Arapça “tunbur” olan sözcüğün Sümer dilinde gene yarı küremsi gövdeli ve uzun saplı bir telli çalgının adı olan “pantur” dan geldiği öngörüsü vardır. Ayrıca çok eski çağlardan beri çeşitli uluslar tarafından derili vurmalı çalgılar için kullanılan (tabla tabl tabıl tabul v.b.) sözcükten türediği görüşü de vardır. Oysa Hitit uygarlığında “TIBULA” isimli bir çalgıdan söz edilmektedir. Bu çalgının büyük olasılıkla uzun saplı telli bir çalgıya ait olduğu görüşü yaygındır. Bu çağdan kalan metinlerde bu çalgının eşliğinde şarkı söylenmekte ve dans edilmekte olduğu vurgulanmıştır. Tüm bu bilgiler bizlere “Tanbur” kelimesinin kökeninin Hitit ve Sümerlerin yaşadığı çağlara kadar gittiğini göstermektedir. “Tanbur” sözcüğü sonraları İran’da ve Orta Asya’da daha çok bağlamaya benzeyen armudi gövdeli uzun saplı çalgıların da ortak adı olarak kullanılmıştır. Asya Türklerinin bugün de kullandıkları benzer çalgılar “tanbura” “dombra” gibi adlar ile anılırlar. Özellikle Avrupalı gezginlerin (örn. Charles Fonton ve Toderini) sapındaki perde bağları nedeniyle Türk müziği ses sistemini gözle görülür biçimde yansıttığını yazdıkları “tanbur” günümüzde yalnızca Türkiye’de kullanılan belki de tek çalgıdır. Bu çalgının göç yolları ile Avrupa’ya geçtiği ve XII. ve XIII. yüzyıllarda kullanıldığı ve daha sonra da terk edildiği bilinmektedir.

Bu çalgı Osmanlı müziğinin tarihsel süreci içinde gelişmiş ve özellikle XVII. yüzyılda en gelişmiş biçimini alarak bu müziğin en vazgeçilmez çalgılardan biri olmuştur.

“Tanbur”un gövdesi ahşap dilimlerin yan yana yapıştırılmasıyla elde edilen bir yarım küre biçiminde olup çapı 35 cm kadardır. Yaklaşık 104 cm olan sap bir takoza gömülerek gövdeyle birleşir. Burguluk sapın uzantısıdır. Gövdenin kenarındaki delikli tel takozundan çıkan tellerin her biri köprüyü aştıktan ve sap boyunca uzandıktan sonra genellikle kemikten yapılan ve sapa kakılan çentikli baş eşiği ve bitişiğindeki yine kemikten yapılıp sapa kakılan delikli eşiği geçip burgusuna bağlanır. Genellikle ardıç ağacından yapılan köprü oldukça ince bir çam (genellikle köknar) levha olan göğse basar. Tellerin basıncı köprünün altına rastlayan bölümünde göğsün çukurlaşmasına yol açar. Sapın altı yuvarlak üstü düzdür. Perde bağları eskiden bağırsak kirişten yapılırken günümüzde büyük oranda naylon telle bağlanmaktadır. “Tanbur”un perde sayısı 45-55 arasında değişmektedir. Tanbur çalan bazı ustalar 64 ve hatta 65 perde bağlayarak bazı makamların birçok perde üzerine taşınmasını (transpoze edilmesini) kolaylaştırmak istemişlerdir. Bilinen en eski halinde iki tel olan “tanbur”a günümüzde genellikle yedi tel takılmaktadır. Ancak XVIII. ve XIX. yüzyıl “tanbur”larında sekiz tel bulunmaktaydı.

“Tanbur” mızrabı çoğunlukla bağadan (kaplumbağa kabuğu) yapılır. Yaklaşık 12 cm uzunluğunda 9-10 mm eninde ve 1-15 mm kalınlığında esnemez bir çubuk olan mızrabın iki ucu da kullanılır. Ancak iki uç farklı tınılar elde edebilmek amacıyla birbirinden biraz farklı yapılır. Sağ elin baş işaret ve orta parmakları ile tutulan mızrap tellere geniş yüzüyle değil diklemesine dar yüzüyle vurulur. Bu vuruş çalgının tok ses vermesini sağlar. XVI. yüzyılın sonlarına değin Osmanlı saray müziğinde ayrıcalıklı bir yer tutan kopuz dışında günümüzde mızrabı böyle tutulan başka çalgı yoktur.

Bir mızraplı çalgı olmasına karşın Tanburi Cemil Bey tarafından ilk kez uygulanan mızrap yerine “yay” kullanılması hemen benimsenmiştir. Bu çalgının eski seslendirme tekniklerinde “çelik” ve “bakır” tellere bir kez vurulur ve tellerin titreşimi kaybolmadan olabildiğince fazla perde kullanılarak ezgi seslendirilmeye çalışılırdı. Böylece insan hançeresine benzetilme uğraşı verilirdi.

Abut Efendi Yalısı

Kandilli – Göksu Caddesi No: 19-21 ( Ada 932 / parsel 8 )
Üslubu: Neo-klâsik
İnşa Tarihi: XIX yüzyıl ortası. (1984-89 yılları arasında esaslı bir şekilde tamir görmüş ve mülkiyet değiştirmiştir.)
Mimarı: Karabet Amıra Balyan (1800-1866)
Yüzölçümü: Yalı:270 m2 Bahçesi: 1130 m2

Altunizade’lerden (Üsküdar’ın Kısıklı’sına giderken Koşuyolu Caddesi başında cami hamam dükkanlar ve konak yaptırmış olan Abdülmecid devri ticaret ve devlet adamlarından İsmail Fasa ailesinin lâkabı ) Necip Bey (Necip Bey İsmail Fasa’nın oğlu ve Tuna Baltacıoğlu’nun da babasıdır.) kendisi için Dolmabahçe Sarayının planından esinlenerek mimar Karabet Amira Balyan’a bu yalıyı inşa ettirmiştir.

“Güney ve Batı Cepheleri” Fotograf: San Grafik 1974

Necip Bey’den Baron Vandoeuvre ondan da Mehmet Abut Efendi ( Sultan II. Hamid devrinde. Ticaret Odası Harbiye Nezareti Mubayaa Komisyonu ve Şirketi Hayriye reisliklerinde bulunmuştur) eşine hediye olarak satın almıştır.

Abut Efendi Yalısı “270 m2. lik” orta büyüklükte tek bir yapı içinde fonksiyon ayrılığı ve aynı zamanda birliği gösteren mükemmel bir plan orjinalliğine sahip Boğaziçi’nin geçen yüzyıldan kalan ender yapılarındandır. Salonlar sofalar odalar merdivenler balkonlar mutfak dolaplar kayıkhane yüzme havuzu hamam kömürlük odunluk çeşmeler yüklükler merdivenler nişler iyi kompoze edilmiştir. Ancak üst kat salonundaki dekorasyonda bir iddia ağırlığı gözleniyor. Yalının tümü 18 oda ve 2 sofa. Üst kat. yarım dikdörtgen bir sofa etrafında dönüyor. Bağdadilerde hava ve rutubet için sağlam meşe ağacı kullanılmış.

Alt kat bahçeye bakan doğu/güney köşk odası

Yalının dikkatimizi üstünde toplayan kısmı ana giriş kapısının karşısındaki merdivene gelince; altta ve üstte -yine-palmiyeli camekanlar. Menteşeler gömme. Merdiven sol ve sağdan dönerek sahanlıkta birleşiyor; sonra tel olarak ikinci kata çıkıyor. Duvarlar mermerşahi taklidi. Merdiven altı yüklük. Merdivenin ve üstünde iki yanındaki altları beyzî balkonların korkulukları ahşap geniş panolar halinde. Yarım kalp şeklindeki üst sofa ve merdiven balkonlarının arkası küçük bir sahanlık. Bu merdivenin balkonları ayakta kalmış yalılar içinde (maalesef sınıf tenzili ile yıktırılıp yerine kârgir bina yapılan) İstinye Recaizade yalısında vardı. Merdive boşluğunun üstü ışık feneri ve motifi.

İsmail Paşa ve Abut Efendi Yalıları. İsmail Paşa yanarken arkadaki köşk de yanmış 1990′da yeniden inşa edilmiştir

Nihayet yalının kasır dekorasyonu ve planında; ağır süslemeleri tabloları perdeleri kornişleri avizeleri ve sütunlarıyla zülveçheyn (iki cepheye de açık) salonu. Balyan mimar sadece planda değil perde ve kornişlerde de Beylerbe’yi ve Dolmabahçe sarayları tarzında yekpare kabartma armalı ve yaldızlı süslemeler kullanmış.

Zemin katında bir de pek zarif musluk taşı ile – iki aynalı barok üsluba yakın süsleriyle – mermer kurnalı devrinden kalma küçük bir hamamı var. Hamam ve mutfak adeta ayrı bir bölüm. Birinci kat koridoruna dönen bir servis merdiveni ile çıkılıyor. Yanındaki -şimdi ortadan kalkmış olan- yukarı katlara yemek gönderme dolabının ahşap kapağı görülüyor. 1985 yılıda Abut Efendi Yalısı Abut Efendi’nin kızı Belkıs hanım tarafından satılarak içi ve dışı esaslı şekilde restore edilmiştir. Bu onarımın ruhsatı şöyledir:

“Pafta: 173 ada:932 parsel:8
yeni sahipleri: İsmail / Meliha Özdoyuran.”

Zengin oymacılık örneklerinden merdiven korkulukları
üst kat sofa balkonuyla bütünleşmiş. 1975

Mimari Biçimi

“Söylenceye göre Dolmabahçe Sarayı (1853) süslemelerinin beğenisi ile bu stil yalılarda da görünmeye başlamış. Yalnız Kıbrıslılar yalısı ve İsmail Paşa yalısında da görüldüğü gibi bu eğilim dış mimariyi pek etkilememiş sadece iç dekorasyona dönük kalmıştır. Nitekim burada da üst katın bir tavanında tekne tonoz-kubbe profili ve freskleri kolon başlığı ve korniçaları buna şahitlik etmekledir. Evvelce gördüğümüz gibi eklektizm Anadoluhisarı’ndaki Sedat Bey Yalısı’nı dıştan da sarmıştı.

Abut Efendi Yalısı Kesit – Ö: 1/50
Bu yüzyıl sonuna doğru Klassisizm ve Türkizm yalı mimarisi iç-dış elevasyonunun ayrı çizgilerinde birleşmiş görünüyorlar. Abut Efendi yalısında balkon motifinin bir köşe balkonu biçimine dönüşmesi bir başkalık oluşturuyor.

Planda beliren koridor bağlantıları da bu yalıda E şeklinde dolanması da bir yeni uygulama olarak görünüyor sair plan elemanları geleneksel form ve düzende kalmış bulunmaktadır.

Behçet Ünsal

Abut Efendi Yalısı zemin kat planı. Ö: 1/50
1/3/5/6/7/8. Oda 2. Mutfak 9/10 Banyo

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI
TAŞINMAZ KÜLTÜR VE TABİAT VARLIKLARI
İSTANBUL BÖLGE KURULU
KARAR

Karar Tarihi: 30.07.1990

“14.06.1990 günü mahallinde yapılan inceleme neticesinde: 109 ada 22 parselde 1.gurup korunması gerekli yapıda müsaade ve verilen taahhütnameye rağmen yapıda karar eki rölövesine ve tadilat projesine aykırı olarak yapılan değişikliklerin uygun hale getirilmesine yol cephesinde yer alan girişin altındaki müştemilatın kaldırılmasına bu uygulamaların Boğaziçi İmar Müdürlüğünce denetlenerek Kurulumuza bilgi verilmesine karar verildi.”

Başkan
Eyice Semavi
(Kurul üyeleri isim ve imzaları)

Diyarbakır Halk oyunları Erkek Takıları

Osmanlıda Ramazan Sofraları

RAMAZAN SOFRALARI

Türkler arasında 11 ayın bir sultanı diye anılan Ramazan ayının kendine özgü pek çok töresi vardır. Biz burada sadece bu törenin sofrasından söz edebileceğiz.

Ramazan günlerinde de sofraların her gün iki türlüsü kuruluyor. Bir iftar sofrası. Öbürü sahur sofrası.

İftar sofrası saati belli olan ve akşam saatlerinde açılan sofradır. Genelde oruç açma zamanını ve sofraya daveti şehirlerde ve kasabalarda toplar patlatarak haber verirlerdi insanlara.

Top sesini duyanlar aile sofralarının töresine uyarak yerlerine otururlar ve oruç açarlardı. Yani bütün günü hiçbir şey yemeden geçirenler oruç bozarlardı. Ya birkaç yudum suyla. Ya bir zeytinle.

Ramazan sofralarının ilki olan iftar sofrası iki aşamalıdır. Birinci aşama “İftariye” denilen ilk fasıl ikincisi de yemeklerin yendiği ikinci fasıl.

İftariye açlığın verdiği hızla yemeklerin üstüne atılmayı önlemek üzere tertiplenmiş çerez sofrasıdır bir anlamda. Küçük tabaklarda ve sahanlarda reçeller peynirler zeytinler ve benzeri yiyeceklerden teker teker alınır. Bunların yanında fırınlardan yeni çıkmış pideler vardır.

İftar sofrası bittikten sonra bir anda kaldırılır. O sıra akşam namazının okunma sırasıdır. İsteyenler ezanla gelen sese uyarak akşam namazını kılar. Sonra yeniden hazırlanmış olan sofranın başına oturulur. Çorbadan sonra araya giren yemek normal sofralarda pek olmayan yumurtalı pastırmadır. Yalnız pastırma da olabilir. Bu pastırmanın pişiriminde bazı özellikler vardır. Soğanlı pişmesi gibi.

Saray sofralarında hemen her ramazan günü var olan pastırma evlerde her gün olur muydu bilemiyorum.

Sonra gelen yemekler etle başlar ve genel olarak güllaçla biter.

Belli saatlerde yenen sahur yemeği ikinci ve orucu karşılama yemeğidir. Sabaha karşı yenir. Bu yemeğin misafiri olmaz. Ev halkı arasında yenir. Gündüz insanı susatmayacak ama tok tutacak yemekler yapılır. Sahur sofrasında mutlaka hoşaf olur. Pilav makarna börek türleri bu yemeğin tutucu yemekleridir.

Hıdırellez gibi bayram günleri gibi ailede ölüm ayı gibi düğünler sünnetler gibi sayılı özel günlerde bazılarının özel bir yemeği vardır o da pişirilir. Ama her zamanki yemek listelerinden seçmeler yapılır. Özel gün yemekleri ve tatlıları içinde dikkati çeken en önemli yemek helvadır.

Doğum ölüm gurbetten gelme gurbete gitme sünnet hastalıktan kurtulma gibi pek çok olayda… ya bir kazanç ve hoşluk sonnuda ya da bir kayıp ve keder nedeniyle Osmanlı evlerinde mutlaka helva pişer ve eşe dosta ya helva dağıtılır ya da helvaya davet edilirdi.

Neden helva? Bunu bilemiyorum. Ama bu törenlerin baş oyuncusu bakıyorum her zaman HELVA.

Osmanlı İmparatorluğuna ilk İngiliz büyük elçisi olarak gelen Sir Edward Burton’un İstanbul’da şerefine verilen ilk ziyafetin raporunda Kraliçeye yazdıkları için şunlar da var:

-Yaklaşık yüz türlü yemek saymış.
-Gül şerbetinin nefis lezzetini unutamıyormuş.
-Yemek bitince ellerini buhur suyu denilen içinde öd ağacı misk sandalağacı ve çiçek suyu bulunan çok güzel kokulu bir suyla yıkamışlar.

Bir de: Her padişah her ramazanda her on yeniçeriye bir büyük tepsi olmak üzere baklava yaptırıyor. Her tepsiyi iki yeniçeri saraydan alarak yeniçeri ocağına getiriyor. Ertesi gün bu gümüş tepsiler ve üstüne örtülen futalar saraya gönderiliyor.

Yeniçeriler yönetimden memnunsalar tepsilerdeki baklavaları kabul ediyorlar ve bitiriyorlar. Ama memnun değilseler baklavalar olduğu gibi geri gönderiliyor. İşte böyle efendim.