Dünyanın ikinci büyük mozaik müzesi Gaziantep’te

Zeugma Antik Kenti’nden çıkarılan eserlerin sergileneceği Gaziantep Mozaik Müzesi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıldı. Müze Tunus’taki Bardo Müzesi’nden sonra dünyanın en büyük ikinci mozaik müzesi.

Gaziantep’te 12 yıl önce kültür merkezi yapılması niyetiyle yola çıkılmıştı; ancak ağır aksak ilerleyen inşaatın projesi son dönemde kentteki mozaik müzesi ihtiyacı dikkate alınarak değiştirildi ve Gaziantep dünyanın Tunus Bardo Müzesi’nden sonra ikinci en büyük mozaik müzesine kavuştu. Müze’de Zeugma Antik Kenti’ndeki kurtarma kazıları ile gün ışığına çıkarılan mozaik ve diğer eserler sergilenecek.

Başbakan Erdoğan Gaziantep Zeugma Mozaik ve Arkeoloji Müzesi’nin açılış töreninde yaptığı konuşmada vermiş oldukları bir sözü tutmanın bahtiyarlığı içinde olduğunu söyledi.

Zeugma kazılarını yerinde inceleme ve bilgi edinme fırsatını bulduğunu anlatan Erdoğan “Yıllar yılı ihmale uğramış bu kültür zenginliğimizi bu medeniyet mirasını maalesef gelen yönetimler arzu edildiği şekilde değerlendirmediler; sular altında kaldı” diye konuştu.

Bütün vilayetlerin tek tek dolaşılacağını ve envanterlerin gözden geçirileceğini anlatan Erdoğan Gaziantep Kalesi’ni hayata geçirmeleri gerektiğini söyledi.

Zeugma Müzesi’nde sergilenecek eserlerin Anadolu’nun bin yıllara uzanan geçmişine bu topraklarda yaşayan insanların hikayesine dair önemli ve derin izler sergileyeceğini vurgulayarak bugünü anlamanın ancak dünü iyi bilmekle mümkün olacağını dile getirdi.

Türk Ahlakı Nasıldır?

Türk Ahlakı

“Türklerden daha faziletli bir toplum görmedim. Oyuna ve eğlenceye
vakitleri yoktur. (…) Yemeklerini çabuk ve konuşmaksızın yerler.

Yemek isteyen kim varsa; tanıdık yabancı ayrılmaz sofraya çağrılır. (…)
Askerler dahil şehirde silah taşımak yasaktır. Düello bilmezler; dövüşmeyi
medenî terbiyeden mahrumiyet sayarlar. Arada kavga edenler çıkar; fakat
kavgayı devam ettirmeleri mümkün değildir; ilk görenler derhal müdahale
edip sustururlar. Zaten şehirlerde büyük sükunet vardır. Kumar ve içkinin
dinlerinde yasak olması kavga çıkmamasının sebeplerindendir. Ama içki içen
esrar çeken Türklere tesadüf edilir; çoğu sosyal durumlarını bu sebeple
kaybetmişlerdir. Karaborsa ve tefecilik günah ve meçhuldür. (Cristobal de
Villalon s. 160-161)”

“Bundan başka şunu söylemek istiyorum ki Türkler bir şatoyu veya kaleyi
aldıkları zaman her şeyi ve resimleri buldukları gibi aynen bırakıyorlar
onları tahrip etmek gibi bir âdetleri asla yoktur. (Belon s. 90)”

“Türkler iyi niyetli insanlardır. Birbirlerine bağlıdırlar. Birbirlerine
iyilik yapmaktan hoşlanırlar. Bunları Tanrı’nın şerefi için yazıyorum;
yoksa Türklerin bizim imanımızın dışında kaldıklarını biliyorum. (…)
Türkler sözlerinin esiridirler. Ancak ölü bir Türk sözünü tutmayabilir.
Samimi ve sadık insanlardır. (Bertrandon de la Broquière)”

“Türkler sokakta rastladıkları yazılı kağıda ve güle basmazlar; yerden alıp
bir duvarın üstüne veya dibine koyarlar. (Busbecq)”

“Türkler kimseyi Türk usulünce yaşamaya zorlamazlar. Herkesin kendi
mevzuatı ile yaşamasına müsaade eder ve izin verirler. (Geoffroy c.II s.
180)”

“İsteyen Türk gerek cuma gerekse bayram namazında cami içinde veya
avlusunda cemaat ortasında düşmanı kim ise ondan af diler. Affı yaş ve
makamca küçük olan ister. Muhatabı kesin şekilde ve cemaat önünde
affettiğini söylemeye mecburdur. Sonra elini öptürür ve kucaklaşırlar. Bir
kere barışmış olan iki düşman eski anlaşmazlıklarından dolayı birbirlerine
kötülük edemezler. Böyle bir şeye cesaret eden kişi hem toplumla hem
Allah’la alay etmiş sayılır ve lanetlenir; fena muamele görür kendisine
inanılmaz. (Villamont s. 252)”

Sözü uzatmayalım; Sayın Yılmaz Öztuna’nın Tarih Sohbetleri’nden (s.
286-290) derlediğimiz yukarıdaki satırlar XVI. yüzyılda Türkler arasında
bulunup da anılarını veya raporlarını yazan kimi seyyah kimi diplomat
kimi asker kimi esir gayrimüslimlere aittir. Düşmanı oldukları bir toplum
hakkında kendi milletlerine karşı dürüst davranıp sahih bilgiler vermeleri
hiç şüphesiz Türkler hakkında iyi niyet beslemelerinin değil objektif
davranmalarının bir sonucudur. Nitekim aynı yazarlar kitaplarının bazı
yerlerinde garazkâr ifadelere de yer vermekten kaçınmamışlardır. Burada
dikkatinizi çekmek istediğimiz husus Türk milletinin toplumsal ahlak ve
sosyal düzeninden bahsedilirken hemen bütün kaynakların ittifak ederek
benzer şeyleri söylemek zorunda kalmalarıdır.

Şimdi söz konusu ettiğimiz alıntılar üzerinde ayrı ayrı düşünüldüğünde her
bir uygulamanın XVI. yüzyılı yine Batılıların adlandırmasıyla neden “Türk
Asrı” yaptığı daha iyi anlaşılır. O halde bu dediğimizi şöyle okumak da
mümkün: Nerede ve ne zaman olursa olsun bütün gelişmeler bütün askeri ve
siyasi başarılar bütün zenginlik ve refah bütün… bütün… hep güzel
ahlak ile ivme kazanıyor onun sayesinde insanlık için katma değer
üretiyor. Peki o halde soru şu: XVI. yüzyılda imrenilerek izlenen bu millet
daha sonraki yüzyıllarda ceste ceste nasıl da inhirafa uğrayıp toplumsal
desenlerini kaybetti; nasıl da asaletinden tavizler verip ahlak anlayışını
değiştirdi?!.. Faraza bu satırları birer kez daha okuyup kendimizi tek tek
değerlendirmeye alsak acaba bizim hakkımızda yazılan bunca şeyi yalanlamak
için çırpındığımız sonucuna mı ulaşırız! Veya bir yabancı bu satırlardan
yola çıkarak Türkiye’ye gelse yanlış bir seyahat yaptığına mı kanaat
getirir!.. Eğer öyleyse Türk milletine yerde bulduğu kağıdı veya gülü
üstüne basılmasın diye bir duvar kovuğuna koydurtan o rafine anlayışın
neşet ettiği ahlakî değerlere ve irfanî geleneğe ne oldu?!..

Ben kendi hesabıma çevreme bakıyorum insanları gözlüyorum haberlere kulak
veriyorum ve sonra şüpheye düşüyorum; acaba atalarımız hakkındaki bütün bu
yazılanlar mı yalan; yoksa biz mi onların torunları değiliz?!.. Lütfen
yukarıdaki satırları bir kez daha ve üzerine basa basa okuyun; çook farklı
şeyler bulacak çook ayrı yolculuklara çıkacaksınız!..

Osmanlı Devrinde Bahçecilik

Tarihler boyunca Osmanlı medeniyeti için bir değer oluşturmuştur bahçeler Osmanlı tarihçileri imparatorluğun askeri siyasi durumu ve gelişimi hakkında fazlaca bilgi verdikleri halde medeni durum ve yönlerinin gelişimine ışık tutabilecek bilgileri vermekten sakınmaları veya ihmal etmeleri sonucu Osmanlı medeniyetinin esas bünyesi içinde parçalanmaz bir unsur olan bahçelerin tarihsel gelişimi ile ilgili yeterli sayılabilecek bilgiler günümüze ulaşmamıştır ne yazık ki Mevcud kaynaklardan elde edilen bilgilerin yeterli olmayışı diğer taraftan da aid oldukları devirlerden kalma bahçe örneklerinin günümüze ulaşmamış olmaları Osmanlı bahçeciliği üzerine yapılan araştırmaları zora sokmaktadır takdir edersiniz ki.

Bu olumsuzluklarla birlikte mevcud olan kısıtlı kaynaklardan elde edilen bilgiler ışığında edindiğimiz kanaat doğrultusunda asla ihmal etmedikleri bahçecilik alanındaki durum aşama faaliyet ve hamleleri belli başlı örnekleri kısmen de olsa hatırlatılarak Türk Bahçecilik Tarihi ne dair bir pencere açılmış olacaktır.

Neredeyse bütün aaayinatında çiçeklerden esinlenen ve bunu çeşitli örnekler halinde taşından toprağına kadar aşılayan bir milletin hem estetik hem işlevsel manada bahçelere gereken önemi vermemeleri çok uzak bir ihtimaldir. Eski ve yeni bütün medeni milletlerde görülen ilk vatansever ve medeni gelişme adımının bahçe yaratmakla başladığını kabul ettiğimize göre Türk bahçeciliğinin her halde çok eski devirlere kadar uzanıp giden bir geçmişi olması da mantıken icab eder. Ayrıca bahçecilik ve çiçekcilik alanında vaktiyle yetişen Türk ve bilhassa Osmanlı mütehassıslarının sayıca bolluğu ise diğer milletlerinkiyle her bakımdan boy ölçüşebilecek durumda oldukları da bir gerçektir.

Osmanlı Türklerinde bahçeciliğin bir bilim dalı ve sanat olarak görülmesi oldukça eski tarihlere dayanır.Bu eskiliğin hicri 900 (1495) tarihlerinden daha geçmiş zamanlara doğru uzanıp gittiğini gösterecek nitelikte aaakire-i şükufeciyan Revnaku l-ezhar Şükufenama Mi yaru l-ezhar Ferahname ve Garsname gibi bir takım tarihi kaynaklara rastlanmaktadır. Hicri 1100 (1689) yıllarında Şehremini Cami nin hatibi olan Übeydullah Efendi yazdığı Netayicü l-ezhar (aaakire-i şükufeciyan) adlı çiçekci kitabında çiçekseverliğe gayret edilmesinin çiçek yetiştirmede ne derecede etkili olduğundan zamanında mevcud olan çiçeklerin kimler tarafından ilk olarak yetiştirildiğinden bahsetmektedir.

Ayrıca alfabetik sırayla çiçekçilikle uğraşan şahısların adlarını da kitabında sıralamıştır ki bunlar arasında Ebüssuud Efendi ile İbrahim Han zade Ali ve Mehmed beyler İmam zade Mehmed Çelebi Yeniçeri efendisi İsmail Anbarcı zade Bostan zade Mehmed Efendi Piri Paşa zade Seyyid Cemali Bey aaakireci Mehmed Efendi Tacir Mustafa Çelebi Cüce Hüseyin Çelebi ve Hasan Beşe gibi isimler bulunmaktadır. Übeydullah Efendi nin bu eseri Osmanlı bahçeciliğinin geçmişi incelenirken başvurulması gereken tarihi kaynakların başında gelir. Bunlardan başka Avcı Sultan Mehmed devrinde yaklaşık 1667 yıllarında Şükufename-i musavver adlı bir eser yazan Ali Çelebi ile Dördüncü Murad ın aynı zamanda hekimbaşılığını yapan Kasımpaşalı Emin Mehmed Efendi Hoca Sadü ddin zade Salih Efendi Tophaneli hattat Mahmut Çelebi Dede Bey Koca Mustafa şeyhi Hasan Efendi Sarıyerli Solak zade oğlu Fındıklılı Molla Çelebi Üsküdarlı Muharrem usta Çorbacı oğlu Eyüblü veli Çelebi Hasankaptan zade ve Üçüncü Ahmed devrinde yaşamış Üsküdarlı Toygarbaba lakabıyla bilinen Hamza Çelebi yi sayabiliriz.

Türkiye de ve özellikle İstanbul Edirne Bursa gibi büyük şehirlerde eski devirlere aid Osmanlı bahçelerinin tasarımı mimarisi biçim ve içerikleri kullanılan harç ve materyalleri hakkında yeterli derecede bilgi olmadığına bunun yanında bahçe örneklerinin de günümüze ulaşmadığına temas etmiştik. Bahçelerle ilgili bilgilere başta eski minyatürler divanlar tarihler ve özellikle isimlerinden bahsettiğimiz çiçek ve bahçelere dair yazılmış eserlerle arşiv belgelerinde rastlanmaktadır. Bu kaynaklar klasik devirdeki

Osmanlı bahçelerinin nitelik ve özellikleri hakkında yeterli olmasa bile aşağı yukarı bir fikir verebilmektedir. Bu fikirler doğrultusunda Osmanlı bahçelerinde genellikle dört köşe büyük mermer havuzlar gölge veren ve meyva yetiştiren büyük ağaçlar sarmaşıklı ve salkımlı çardaklar sed ve merdivenler fıskiye ve selsebiller çeşme ve ağzından su akan arslan heykelleri gülistanlar lalezar ve çemenzarlar gibi canlı ve cansız materyallerin bulunduğu yühsek ihtimal dahilindedir. Osmanlı bahçelerinin tasarımlarında karakteristik olarak havuz (daha ileri dönemlerde yapay gölet ve şelaleler de mevcut) fıskiye selsebil çeşme ağzından su akan heykeller v.s. gibi daha çok suya dayalı cansız materyaller ile çeşitli canlı materyallerin kullanılmasında islamiyette yapılan cennet tasvirinin; cennet içinden ırmaklar akan büyük havuzlar ve şelaleler bulunan çeşitli türlerde ağaçlar ile hurma bahçeleri ve üzüm bağlarından oluşan bir bahçe mekanı olarak vurgulanmaktadır rolü büyüktür.

Osmanlı da dünyevi mekanda bir cennet köşesi yaratma arzusu ile bahçelerinde bu tür canlı ve cansız materyalleri kullanarak karekteristik Osmanlı bahçesini meydana getirmiştir. Bahçelerde canlı materyal olarak çınar dışbudak ıhlamur karaağaç çitlenbik defne erguvan ve ahlat v.s. gibi büyük ağaçlardan gül lale sünbül zerrin ve karanfiller v.s. gibi bezeme elemanlarından bahsedilebilir. Bundan başka Osmanlı devri bahçelerinin mimari ve geometrik açıdan bir tabiat taklidi eser olmadığını da kabul etmek gerekir. Bu durumda Osmanlı devri bahçesini Osmanlı mimarisi gibi sadece milli bir zevk ve duygunun ürünü olarak düşünmek gerekir. Süs ten ziyade mantık ve fayda ya önem veren bu zevk ve duygu yarattığı bahçesinde de kendisini göstermiş ve bu nedenle çiçek kadar yemişe ve ağaca da değer vermiştir. Ayrıca Osmanlı devrinde Türk bahçesinin bahsettiğimiz belli başlı unsurları gibi; bir ev veya bir konağın bir köşk veya bir sarayın en önemli bir bölümü olduğunu da göz önünde bulundurmak gerekir. Aralarında yerin konumu ve müsadesine göre değişik şekillerde tasarlanarak yapılmış olanlar gibi bazı ayrılıklar bulunmasına rağmen içerik ve karakter itibariyle birbirlerine aşağı yukarı benzemektedirler

Osmanlı devrinde İstanbul da her ev veya konakta olduğu gibi padişahlara aid saray kasır ve köşklerinde birer bahçesi olduğu bilinmektedir. Gerek Osmanlı tarihlerinde gerekse basılmamış arşiv belgelerinde bu gibi yerlerden bahçe olarak bahsedilmektedir. Önceleri sahiplerinin elinde iken sonraları ölüm terk gibi daha birçok nedenden dolayı padişahlara intikal eden bahçeler de mevcuttur. Osmanlı srayında bulunan asıl hasbahçe haricinde yine padişahlara tahsis edilen İstanbul bahçeleri de vardı. Bilindiği gibi İstanbul da Topkapı Sarayı ndaki Hasbahçe içindeki binaların bir çoğu ilim ve sanat öğretilen irfan yuvaları idi. Osmanlı da ilim veya sanat akademisi sayılan bu yere Hasbahçe denilirdi. Mimar Koca Sinan ile Mimar Mehmed Ağa nın hep bu hasbahçedeki çalışma mekanlarından ilham alarak yetiştiklerini biliyoruz.

Şahsi gelirlerinin bir kısmını veya şahsi zevklerinin belli bir bölümünü temin ve tatmin etmek amacıyla Osmanlı padişahlarının İstanbul un muhtelif yerlerinde bahçeler tesis ve işletmeleri çok eski bir usuldü ve bu iş Osmanlı sarayında önemli bir yer işgal eden bostancılar sınıfının esas görevini teşgil ediyordu. Ayrıca Rumeli de Tunca ve Meriç vadilerinde Edirne sarayına bağlı geniş sahalar işgal eden bu cins bahçeler mevcuddu. Bostancı ocağında görevli kişiler ya sarayın Hasbahçesi nde veya saray haricindeki diğer bahçe ve bostanlarda hizmet ederlerdi. Bostancı ocağı dokuz dereceli bir sınıftan oluşmaktaydı. Bahçe ve bostan işleriyle meşgul olan bostancılar Hasbahçe ve hassa bostancıları olarak iki kısımdı. Birinci kısım yirmi bölüktü; ve sarayda Hasbahçe ye bakarlardı.Saray dışındaki bahçe ve bostanlarda çalışan bostancılar üstad denilen başlarının gözetimi altında ayrı ayrı topluluk halinde idiler.

Daha sonraki tarihlerde hariçteki bahçelere de Hadaik-i hassa denilmiş ise de asıl Gılman-ı Bağçe-i hassa ismi verilen bostancıların çalışmış oldukları mahal Hasbahçe idi. İstanbul bostancıbaşısı her sene idaresi altındaki bütün bu bahçelerde yetişerek satılan mahsullerin defterini zamanında padişaha sunmak görevleri arasındaydı. Dışarıda sebzelerin 200 çiçeklerin ise yaklaşık 17 dükkanda satışa sunulduğu söylenir. Bütün hadaik-I hassa yı aynı derecede ilgilendiren şu tarihi kayda da dikkat çekmek gerekir. Evahir-i c. ahir tarihli olan bu hüküm suretine göre bütün hasbahçe lere dikilen çınar dışbudak ıhlamur karaağaç çitlenbik meşe defne erguvan ve ahlat ağaçlarının taze ve yetişmiş fidan halinde İzmit Karamürsel ve Yalova dan getirildiği anlaşılmaktadır

Tarihi kaynaklarda ismi geçen belli başlı hasbahçe ve diğer İstanbul bahçeleri arasında şunları sayabiliriz; hicri 991 1146 yılları arasına rastlayan yirmiye yakın tamirat defterinde adları kaydedilmiş olan Bağçe-i Çiftlik Bağçe-i Kiremidlik Bağçe-i Mandıra-i İrva Bağçe-i Mandıra-i Mirı Bağçe-i Bab-ı Nev Bağçe-i Kapudan Ali Paşa Bağçe-i Çiftlik-i Şeyh Efendi Bağçe-i Tırnakçı Hasan Paşa Bağçe-i Ağa-i Darü s-saade Bağçe-i Kalender Paşa Bağçe-i Sazlı Dere Bağçe-i Yusuf Paşa Bağçe-i Şah-ı huban Bağçe-i Uskumru Bağçe-i Merre Hüseyin Paşa Bağçe-i Mustafa Paşa Bağçe-i Haracı Bağçe-i Mesih Paşa Bağçe-i Aişe Sultan Bağçe-i Umur Bağçe-i Kuzguncuk ve Bahçe-i Fındıklı gibi bahçelerin tam olarak bulundukları yerleryaptıran kişilerinin adları tesisleri bölümleri mahsulleri ve diğer özellikleri hakkında bugün için esaslı bir bilgi mevcut değildir. Ayrıca bunlara yine Tersane civarındaki İskender Paşa Cebeci köyü nde Mustafa Paşa Alibeyköy de Mustafa Paşa çiftliği Eyüb de Hüsrev Bey çiftliği Haznedar da Çiftlik Litroz köyü nde (Bugün Bakırköy e bağlıdır.

Bu civarlarda bulunan Ferhad Paşa çiftliği nde vakıf sularından Halkalı suyuna ait bir menba bulunmaktadır.) Ferhad Paşa Tuba köyü nde İbrahim Paşa Karabali civarında Liman-ı cedid Tuzla da Mehmed Ağa çiftliği Topçular da Valide Sultan Rumeli ve Anadolu yakalarına rastlayan Boğazkesen Çengelköy de Kütel Karaağaç ta İbrahim Paşa Yeniköy de Feridun Paşa (veya Ağa) ile Eyüb Paşa İmam iskele nde Fatıma Sultan ile Hatice Sultan Kağıdhane de kasır ve Kadırga da Osman Paşa İbrahim Paşa Sarayı Galatasaray Taşlık ve Kuruçeşme civarında Gazanfer Ağa Ahmed Paşa Samandıra da Kapuağası çiftliği Kiremidlik ve Gökçelü köylerinde Defterdarzade İbrahim Paşa bahçeleri bir dereceye kadar ilave edilebilir.

Bulundukları yerlerden başka yine haklarında esaslı bir bilgi bulunmayan diğer bazı İstanbul bahçeleri arasında ise Beşiktaş ta Valide Sultan ile Valide kethüdası Mustafa Efendi bahçeleri ve Kazancıoğlu bahçesi Ortaköy de Bayram Paşa kethüdası Ali Paşa Mehmed Paşa ve Halil Paşa bahçeleriGöksu da Küçükgöksu Bayram Paşa ve Sultan Beyazıd bahçeleri İstavroz da Mirimiran bahçesi yle Mehmed Paşa Yemişçi Hasan Paşa Receb Paşa ve Nakkaş Paşa bahçeleri Üsküdar da Gaffuri Efendi Defterdar Paşa Bayram Paşa Sinan Paşa ve Müsahib Paşa bahçeleri Kuleli de Mustafa Paşa bahçesi Beykoz da Cay-i Umur Bahçesi Yenikapı da Bab-ı nev ve Valide Sultan bahçeleri Yedikule de Mehmed Paşa bahçesi Topkapı da Valide Sultan ve Hasan Ağa-zade bahçeleri ile Halil Paşa Fazlı Paşa veYemişçi Hasan Paşa bahçeleri Südlice de Caferabad Hasanabad Abdüsselam Ebüssuud Efendi ve Bezirganbaşı bahçeleri Küçükçekmece ile civarında Valide Sultan ve Mahmud Paşa bahçeleri ile Safraköyü ve Florya bahçeleri (Tamirat defterlerinde adına Florina olarak rastlanan bu bahçenin Florina kuşları ile bir ilgisi bulanması olasıdır.

Aynı zamanda Flurya ismi altında onyedinci asır Ikinci yarısında mevcud olduğunu da bilinmektedir. Bir rivayete göre Florina kazasından gelip Çifteburgaz köyüne yerleşen ve sonrasında bugünkü Florya semtlerine kadar yayılan Rumlar birlikte getirdikleri Florina kuşlarını burada üretip çoğaltmışlardı bugünkü Florya isminin buradan geldiği sanılmaktadır.) yine Küçükçekmece civarında Harmanderesi mevkiinde Bahçe-i Sultani bulunmaktadır. Belli başlı hasbahçeler olarak ise; Davutpaşa Bahçesi İskender Çelebi Bahçesi Harami Deresi Bahçesi Vidos Bahçesi Siyavuş Paşa Bahçesi Halkalı Bahçesi Tersane Bahçesi Karaağaç Bahçesi Koca Yusuf Efendi Bahçesi Beşiktaş Bahçesi Dolmabahçe Karabali Bahçesi Üsküdar Bahçesi Ayazma Bahçesi Piyale Paşa Bahçesi Haydarpaşa Bahçesi Fener Bahçesi İstavruz Bahçesi Kule Bahçesi Kandilli Bahçesi Göksu Bahçesi Çubuklu Bahçesi İncirli Bahçesi Sultaniye Bahçesi Tokad Bahçesi Büyükdere Bahçesi Emirgune Bahçesi Bebek Bahçesi gibi bahçeleri sayabiliriz.

Türk Halk Müziğinde Diziler

1. Türk halk müziği dizilerin ifade etmede “ayak” yeterli ve uygun bir terim değildir.

2. Türk halk müziğinde bazı ezgiler makam terimi ve makam anlayışı ile ifade edilebilir. Ancak bazı halk müziği dizilerinin ifadesinde makam terimine de ihtiyatla yaklaşılmalıdır.

3. Türk halk ezgilerini makam dizileri içerisinde ifade etmek şimdilik en çıkar yol olarak görünmektedir. (hüseyni dizisi hicaz dizisi nikriz dizisi saba dizisi vb.).

Bu çerçevede Türk halk ezgilerinin büyük çoğunluğunu şu diziler ve makamlar bünyesinde tasnif edebiliriz:

1. HÜSEYNİ DİZİSİ

Dizinin Kapsadığı Makamlar:

Hüseyni makamı Muhayyer makamı Neva makamı Tahir makamı

2. UŞŞAK DİZİSİ

Dizinin Kapsadığı Makamlar:

Uşşak makamı Bayati makamı

3. KARCIĞAR DİZİSİ

Dizinin Kapsadığı Makamlar:

Karcığar makamı

4. HİCAZ DİZİSİ

Dizinin Kapsadığı Makamlar:

Hicaz makamı Humayun makamı Uzzal makamı Zirgüle makamı

5. ÇARGÂH DİZİSİ

Dizinin Kapsadığı Makamlar:

Çargâh makamı Acemaşıran makamı Mahur makamı

6. PENÇGÂH DİZİSİ

Dizinin Kapsadığı Makamlar:

Pençgâh makamı

7. RAST DİZİSİ

Dizinin Kapsadığı Makamlar:

Rast makamı

8. NİKRİZ DİZİSİ

Dizinin Kapsadığı Makamlar:

Nikriz makamı Zavil makamı

9. NİŞABUREK DİZİSİ

Dizinin Kapsadığı Makamlar:

Nişaburek makamı

10. NİHAVEND DİZİSİ

Dizinin Kapsadığı Makamlar:

Nihavend makamı

11. HİCAZKAR DİZİSİ

Dizinin Kapsadığı Makamlar:

Hicazkar makamı

12. KÜRDİ DİZİSİ

Dizinin Kapsadığı Makamlar:

Kürdi makamı

13. SEGAH DİZİSİ

Dizinin Kapsadığı Makamlar:

Segah makamı

14. HÜZZAM DİZİSİ

Hüzzam makamı

15. FERAHNÂK DİZİSİ

Dizinin Kapsadığı Makamlar:

Ferahnâk makamı

16. EVC DİZİSİ

Evc makamı Irak makamı

17. SABA DİZİSİ

Dizinin Kapsadığı Makamlar:

Saba makamı

En çok kullanılan bu dizilere bazı eklemeler yapılabilir.

İstisna durumlar için daha derin araştırmalar yapılmalı ve ihtiyaç halinde halk terminolojisinden yararlanma yolu açık tutulmalıdır. Ayrıca makam tasnifleri yeniden gözden geçirilmeli gerçekte Türk kökenli olduğu halde Arapça Farsça isimlerle anılan bazı makamlarımıza gerek görülmesi halinde uzmanlardan oluşacak komisyonlarca Türkçe adlar verme düşüncesi dahi tartışmaya açılmalıdır.

Türk Halk Müziği Dizilerinin Makamsal Bir Bakış Açısından İncelenmesi

Türk halk ezgilerini makamsal açıdan incelediğimizde bazı ezgilerin çeşitli makam dizileri içinde seyrettikleri ve makamın bütün özellikleri taşıdıkları görülmektedir. (Sözgelimi Niksarın Fidanları Rast; Ah Gene Bugün Yaralandım Hüseyni; İndin Yarın Bahçesine Mahur; Çayıra Serdim Postu Karcığar; Ben Kendimi Gülün Dibinde Buldum Hicazkâr; Üğrünü Üğrünü Gelir Dereden Hicaz; Atımı Bağladım Yolun Sağına Nikriz; Yörük de Yaylasında Yaylayamadım Zavil; Aman Doktor Saba; Üsküdar’a Gider iken Aldı da Bir Yağmur (Kâtibim) Nihavend; Fincanı Taştan Oyarlar Beyim Aman Aman Nişaburek makamının dizisi içinde seyreden türkülerden bazılarıdır.

Türk halk müziğinde bazı ezgiler de makamın bütün kurallarına bağlı kalmamakla birlikte belli bir makamın dizisi içinde seyrederler (sözgelimi; Harman Yeri Sürseler Hicaz; Yangın Olur Biz Yangına Gideriz Uşşak; Yağmur Yağar Taş Üstüne Hüseyni makamının dizisi içinde seyreden türkülerden bazılarıdır.

Türk halk müziğinde bazı ezgiler de makamın bütün seslerini kullanmayıp bazı sesleri içinde seyrederler. (Sözgelimi; Suda Balık Yan Gider Uşşak; Havada Bulut Yok Bu Ne Dumandır Hüseyni; Urfa’nın Etrafı Dumanlı Dağlar Hicaz; Ferayidir Gızın Adı Ferayi Nikriz

Türk halk müziğinde bazı ezgiler ise makam dizisinin seslerini kullanmakla birlikte makamın geleneksel kurallarına uymayıp birinci derece yerine dizinin başka bir derecesinde asma kararla bitiş yaparlar.

(Sözgelimi; Buraya Bulutlar Oynar Oynaşır türküsü karcığar dizisinin seslerinde seyrettiği halde dizinin dördüncü derecesinde asma kararıyla bittiğinden karcığar etkisi yapmamaktadır).

Bazı halk ezgileri kısa geçkilerle birden çok makam dizisinde seyrederler (Sözgelimi; Menevşesi Tutam Tutam adlı Bursa türküsü hüseyni-karcığar dizilerinde seyretmektedir.

Halk müziği başlangıçta bir makam düşüncesi ve sanat kaygısı ile yakılmadığından bazı türküler (ezgiler) seyir bakımından herhangi bir makamı tam olarak tarif etmezler. Ancak bu ezgiler belirli bir makamın ya da aynı aileden birkaç makamın dizisi içinde seyrederler. İşte böyle durumlarda sözkonusu ezgiyi makamsal olarak tanımlamak zorlaşmaktadır. Sözgelimi; Bir Kararda Durmayalım Gel Gidelim Dosta Gönül ilahisinin ezgisi hüseyni dizisinde gezinir ancak seyir bakımından tam bir hüseyni tarifi yapmaz. Hüseyni ailesinden muhayyer tahir neva gibi makamların dizileri de hüseyni dizisi ile aynıdır. Seyirleri biraz farklıdır. Sözkonusu ezginin seyri tam olarak bunlardan herhangi birine de uymamakta ancak hüseyni ya da hüseyni ailesi makamlarının dizilerinde seyrettiği görülmektedir. Aynı şekilde Tamburam Rekaboldu ve Çiğdem Der ki Ben Alayım türküleri de hüseyni ailesi makam dizilerinde seyretmektedir. Seyir sırasında makamın dördüncü derecesi (re) bir parça önemsenmekte ise de tam olarak bir neva etkisi sezilmemektedir. Ancak sözkonusu türkülerin hüseyni ya da hüseyni ailesi makam dizisinde seyrettiği ortadadır. Buna karşılık Söğüdün Yaprağı Narindir Narin (Zeynebim) türküsü hüseyni ailesi makam dizisinde seyretmekte ve seyir özelliğinden dolayı muhayyer etkisi uyandırmaktadır. Hicaz ve hicaz ailesi makamlarda da benzer örnekler çoktur.

Türk Halk Müziğinde Diziler ve İsimlendirilmesi

Dünya üzerinde yaşayan bütün toplumların kendilerine özgü müzikleri vardır. Ancak bu müziklerin nitelikleri ve gelişmişlik düzeyleri birbirinden çok farklıdır. İlkel kabilelerin müzikleri ezgisel açıdan genellikle dar kalıplar içinde seyreden basit bir özellik göstermektedir. Gelişmiş toplumlarda ise biri halk diğeri ise sanat müziği olmak üzere iki müzik türü yan yana yaşamaktadır. Söz konusu bu müzik türleri birbirlerini birçok yönden etkileyerek gelişimlerini sürdürmekte sonuçta birçok bakımdan ortak özellikler göstermektedir.

Ta Orta Asya’dan gelip Anadolu’yu kendine vatan edinen Türk ulusunun da kendine özgü müziği bulunmakta medeniyetlerin beşiği olan Anadolu’da asırlar boyu biri halk diğeri sanat olmak üzere iki müzik türü birlikte yaşamaktadır. Bu iki müzik türü esasen aynı köke dayanmakta birçok bakımdan ortak özellikler taşımaktadır. Bununla birlikte aralarında oluşum bakımından önemli farklar bulunmaktadır. Halk müziğinin doğuşunda hiçbir sanat düşüncesi kural kaygısı ve önceden planlanmış bir besteleme anlayışı yoktur. Tamamen içten gelen duyguların geleneksel bir müzikal coşku ile ifade edilmesidir. Sanat müziğinin doğuşunda ise başlangıçtan itibaren bir sanat düşüncesi kural kaygısı ve önceden planlanmış bir besteleme anlayışı vardır. Besteci bu prensipler içerisinde eserini üretir. Bu yüzdendir ki Türk sanat müziğinde usul dizi makam form ve her türlü teknik ayrıntılar isimlendirilmiştir. Bu isimler ülke sınırını da aşarak uluslararası terminolojiye girmiştir. Türk halk müziğinde ise türküler yakılmış binbir çeşit ezgiler oluşturulmuş biçimler ortaya çıkarılmıştır. Ama bunlar çoğu kez isimlendirilmemiştir. Bazı isimler ise kişisel ya da yöresel kalmıştır.

19. yüzyılda dünyada folklor araştırmalarının önem kazanmasıyla yurdumuzda da halk müziği konusunda çalışmalar yapılmış ezgiler derlenmiş müzik dernekleri konservatuarlar TRT vb. kurumlarda planlı programlı bir şekilde halk müziği öğretimi başlamıştır. Günümüzde bu daha da yaygınlık kazanmış artık Türk halk müziğinin her yönden incelenerek gerekli terminolojisinin oluşturulması zorunlu hale gelmiştir.

Türk Halk Müziği Dizileri Konusunda Yapılan Bazı Çalışmalar

Türk halk müziği dizileri konusunda bugüne kadar yeterli sayıda çalışma yapılamamış ortak terminoloji oluşturulamamıştır.

Ulaşabildiğimiz belgelere göre TRT kurumunun stajer sanatçılara düzenlediği yetiştirme kurslarında çeşitli hocalar tarafından hazırlanan ders notlarında Türk halk müziği dizileri Türk sanat müziğindeki “makam”a karşılık “ayak” terimiyle ifade edilerek izaha çalışılmıştır.

1970’li yıllarda yayınlandığı bilinen ancak üzerinde basım tarihi bulunmayan Bağlama Büyük Metod adlı kitabın 4. cildinde Güray Taptık Türk halk müziği dizilerinin tanıtımında “ayak” terimi kullanmıştır.

Ata Terzibaşı 1980 yılında yayınladığı Kerkük Havaları adlı eserinde bir kısmı ülkede yaygın olan bir kısmı ise sadece yörede bilinen birçok makamdan söz etmiştir. Ayrıca Terzibaşı kitabının önsözünde “Türküleri sanat makamlarına göre tasnif etmeyi arzulardım. Ancak buna muvaffak olamadım. Bütün ezgilerimizi teker teker müzikologların değerlendirmesine sunmayı zor buldum. Bunlardan bir bölümünün ait olduğu makamlar hususunda musikişinasların değişik görüşleri de karşılaştığım zorluğu daha da artırmıştır” şeklindeki açıklamasıyla konuya bakışını ifade etmiştir.

1987 yılında yayınladığı Bağlama Öğretim Metodu I-II-III adlı kitabında Sabri Yener Türk halk müziği dizilerini “kerem ayağı dizisi” “garip ayağı dizisi” vb. terimlerle ifade etmiş ancak sözkonusu dizilerin Türk sanat müziğindeki makam karşılıkları da belirtmiştir.

1997 yılında yayınladığı Geleneksel Türk Müziği Nazariyatı adlı kitabında Mustafa Hoşsu yine “ayak” terimini kullandığı gibi bu konuda daha ısrarcı davranarak bilinenlerin dışında yeni yeni ayak adlarından sözetmiştir.

Sabri Yener Bağlama Öğretim Metodu III kitabının 3. baskısında değişiklik yaparak Türk halk müziği dizilerini makam dizileri (hüseyni dizisi hicaz dizisi çargah dizisi vb.) olarak açıklamıştır.

Abuzer Akbıyık Salih Turhan Sabri Kürkçüoğlu Osman Güzelgöz ve Kubilay Dökaaaaş tarafından hazırlanıp Şanlıurfa valiliğince ekim 1999 yılında yayınlanan Şanlıurfa Halk Müziği adlı kitapta Türk halk müziği dizileri doğrudan makam adıyla (hüseyni makamı uşşak makamı rast makamı vb.) ifade edilmiştir.

Atınç Emnalar 1998 yılında yayınladığı Tüm Yönleriyle Türk Halk Müziği ve Nazariyatı adlı kitabında “Ayak-Makam İlişkileri ve Bu Konudaki Görüşler” başlığı ile konuya geniş yer vermiş çeşitli görüşleri tartışmış ve Türk halk müziği dizilerinin anlatımında “makam” terimini savunmuştur. Aynı kitapta kaynak gösterilerek başka görüşlere de yer verilmiştir. Bu çerçevede Mustafa Hoşsu “ayağın” makamsal bir özellik taşıdığını fakat Türk beste müziği makamlarına benzemekle birlikte bir makam olmadığını buna sebep ezgilerimizde karar güçlü ve seyir özelliklerinin Türk beste müziğindeki gibi olmadığını Yücel Parmakçı ayağın Türk sanat müziğindeki makam karşılığında olduğunu halk müziğinde makamın tam teşekkül etmemiş olabileceğini ayrıca sanat müziğindeki ses dizilerinin kaidesi dışına çıkabildiğini Adnan Ataman halk müziği dizisine ayak dendiğini ayağın Türk müziğindeki makam karşılığı bir müzik parçasının ezgi gidişi olduğunu halk müziğinin ise kuralların içinde olmayan özgür bir müzik olduğunu ezgileri muhakkak bir makama koymak gerekmediğini ifade ederek Türk halk müziği dizilerinde “ayak” terimini savunmuşlardır. Buna karşılık Coşkun Güla ayakları dizi olarak düşünmenin ve değerlendirmenin doğru olmadığını Çinuçen Tanrıkorur müsaaaat divan garip kürdi kesik vb. gibi isimlerin birer hava birer ezgi isimleri olduğunu bunların Türk Müziğindeki makam terimleri karşılığı kullanılamayacağını bu isimlerin ezgisel çözümlemelerinde ise zaten var olan Türk dörtlü ve beşliklerinden yararlanılması gerektiğini Mehmet Özbek’de ayağın makam anlamında olmadığını bugünkü anlayışla anlatılan ayakların eksik ve yetersiz olduğunu bir yörede bulunan ayak adının tüm ülke ezgilerine genelleştirmenin hatalı bir hareket olacağını Ankara’nın misket ezgisinin misket ayağında olduğunu söyleyip Urfa’nın aynı diziyi kullanan ezgisine de misket demenin yanlışlığını masa başında garip misket gibi ayak adları sayarak onları bir dizi ile açıklamanın yetersiz bir işlem olduğunu belki halk ezgilerinin makamlar yardımıyla açıklanabileceğini belirttikleri görüşlerle “ayak” terimine karşı çıkıp “makam” terimine yeşil ışık yakmışlardır.

aaa danışmanlığını yürüttüğüm öğrencim Mehmet Can Pelikoğlu Şubat 1998 tarihli yüksek lisans aaainde bu konuyu işlemiş ve halk müziği mensuplarından birçok kişi ile görüşme yapmıştır. aaade geniş biçimde yer alan bu görüşmelerde Serbülent Yasun “ayak” teriminin kullanılmasına taraftar olduğunu Mehmet Erenler “ayak” teriminin kullanılabileceğini Arif Sağ ise olaya temkinli yaklaşarak ayağın sadece dizi karşılığı olmadığını belirtmiştir. Aynı görüşmelerde Yavuz Top Süleyman Şenel Prof. Dr. Can Etili Yücel Paşmakçı Mehmet Özbek Onur Akdoğu ve Köksal Coşkun ise ayak terimini kullanmanın yanlışlığını savunmuşlardır.

Süleyman Şenel daha birçok yazısında “ayak” teriminin makam karşılığı olarak kullanılmasının yanlışlığını defalarca vurgulamıştır.

Mehmet Can Pelikoğlu sözkonusu aaainin sonuç bölümünde “ayak” teriminin “makam” karşılığı kullanılamayacağını savunmuştur.

Sayın Yücel Paşmakçı özel görüşmemizde ayaküstü sohbet sırasında söylediği bazı sözlerin çeşitli kaynaklarda ayak terimini savunur gibi geçtiğini halbuki kendisinin böyle bir düşünce taşımadığını beyan etmiştir.

Dizi Makam ve Ayak Kavramları

Dizi; bir makamın bünyesinde bulunan bütün seslerin ard arda sıralanmasıyla oluşan kalıptır.

Makam; bir durak ve güçlü ses etrafında belirli kurallarla seyreden dizidir.

Makam terimi içinde dizi durak güçlü yeden seyir vb. birçok belirleyici özellik saklıdır.

Ayak terimi Türkçe’de birbirinden çok farklı çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. Bunlardan bazıları: İnsan veya canlının ayağı şiirde verilen bir kalıp mısra bazı serbest halk ezgilerinin usullü kısmı perde bitiş (karar) perdesi melodik anlamda ön müzik başlangıç giriş müziği (ayak açmak)=kalıp ezgi=beylik ara nağme ezgi çeşidine göre belli bir sesten başlayarak çalınan ezgi vb.

Araştırmalarımıza göre 1960’lı yılların sonuna kadar hiçbir yazılı kaynakta “ayak” terimi makam veya dizi terimi ile eşanlamlı kullanılmamıştır. Daha sonraki yıllarda yer yer makam veya dizi anlamında kullanılan ayak terimi ise yöreden yöreye hatta kişiden kişiye değişiklikler göstermiş ulusal ya da uluslararası bir anlam ifade edememiştir. Sözgelimi nikriz dizisinde seyreden bir ezgi bazılarınca müsaaaat bazılarınca yanık kerem bazılarınca ise yörük ayağı olarak adlandırılmıştır. Buna karşılık dizi ve seyir olarak birçok farklılıklar gösteren çargâh pençgâh rast mahur acemaşiran nikriz zavil vb. gibi makamların tamamı müsaaaat ayağı adıyla geçiştirilmiştir.

Osmanlı Minyatürü

Batı dillerinde bir nesnenin küçük boyutlardaki örneğini belirten “Minyatür” sözcüğü zamanla kitap resmi için kullanılan bir terim halini almıştır. Eski Türk kaynakları kitap resmi için “Nakış” “Tasvir”; minyatür ressamı için de “Nakkaş” “Musavvar” gibi sözcüklere yer verirler. Kitap resmi sanatı için çok yaygın olarak “Minyatür” kullanılmakta olduğu için biz de bu sözcüğe yer veriyoruz.

8. ve 9. yüzyıla ait olan ve Turfan bölgesinde Hoço Bezeklik Sorçug gibi Uygur merkezlerinden günümüze gelmiş Türk resim sanatının örnekleri arasında duvar resmi ve figürlü işlemelerin yanında minyatürler de bulunmaktadır. Türklerin İslamiyeti kabul etmelerinden önceki devreye ait yazmalardaki minyatürler Uygur prens ve prensesleri ile Mani ve Uygur rahiplerini canlandırırlar. Çeşitli kültür ve dinlerin etkili olduğu bir ortamda yapılan bu minyatürlerin üslupları çok zengindir ve farklılıklar gösterir. Türk minyatür sanatının 13. yüzyıla kadar olan gelişimini gösteren daha sonraki örnekler ne yazık ki kaybolup gitmiştir.

Bir aşk hikayesi olan Varka ve Gülşah (TKSM H.841) 13. yüzyıl Selçuklu dönemi resim sanatının en güzel örneklerindendir. Yazma Hoy’dan gelmiş ve Konya’ya yerleşmiş bir aileden olan Abdül Mümin tarafından resimlendirilmiştir. Varka ve Gülşah minyatürlerindeki Türk tiplerini temsil eden figürler Büyük Selçuklu dönemi çini ve seramiklerindeki figürlerle büyük benzerlikler gösterir. ılk minyatürde içinde çeşitli dükkanların bulunduğu bir çarış ile adeta öykünün geçtiği ortamın bir takdimi yapılmaktadır. Gülşah’ın çadırında üzüntüden bayılmasını ve Varka’ya kavuşmasını gösteren yalın sahnelerin figürlerden arta kalan boıluklarını ise dekoratif bitki ve hayvan motifleri doldurmaktadır. ıki atlının döğüşünün yer aldığı sahnede de zemin arabesklerle tamamen doldurulmuştur. Zeminin bu biçimde süslenmesini Büyük Selçuklu dönemi minyatürlerinin çoğunda buluruz. Bu ağır süslemelere karışn ince uzun dikdörtgenler oluşturan kompozisyonlar oldukça yalındır.

Selçuklu döneminden günümüze gelmiş bir başka eser ise 1271’de Aksaray’da yazılarak Sivaslı Nasreddin tarafından Selçuklu Sultanı III. Gıyaseddin aaahüsrev’e sunulan bir Astroloji Kitabı’dır (Paris bib. Nat. P.174). Doğu’dan alınan motiflerin yanında minyatürlerdeki güçlü konturlar ve hafif gölgelendirme sanatçısının Bizans minyatürlerini tanımış olduğunu göstermektedir.

Osmanlı minyatür sanatına geçmeden önce araştırıcıların Türklerin eski yurtları Orta Asya’da Türkistan’da yapılmış olduğunda birleştikleri ve “Mehmet Siyah Kalem” diye adlandırılan resimlerden söz etmek gerekir. Topkapı Sarayı’ndaki bu resimler içinde sultanın portresi bulunduğu için “Fatih Albümü” diye adlandırılan derlemede yer almaktadır. Çeşitli çevre ve dönemlerden gelen eserlerin arasında yer alan bu resimlerdeki figürler belli bir hacim değerine sahiptir. Koyu ve az sayıda renk kullanılarak yapılmış olan resimlerin bir kısmının rulo parçaları olduğu anlaşılmıştır. Resimlerin bazıları ipek bazılarıda kaba Çin kağıdına yapılmıştır. Bilim adamlarının şamanizm dünyasını yansıttığı konusunda görüş birliğinde oldukları bu resimlerde kuvvetli bir Çin sanatı etkisi egemendir.

Anadolu beylikleri arasından çıkarak devletlerini üç kıta üzerinde genişleten ve büyük bir imparatorluk haline getirmeyi başaran Osmanlıların kuruluş dönemine ait kitap sanatını yalnız bazı yazılı kaynaklardan öğreniyoruz. Çünkü bu dönemin minyatürlü yazmalarından örnekler günümüze kadar gelmemiştir. Son yıllardaki araştırmalar Fatih Sultan Mehmed döneminde yapılmış birçok minyatürlü eseri gün ışığına çıkarmıştır. Bunlardan biri olan ve 1455’te Edirne’de gerçekleştirilen Dilsuznâme: Gül ve Bülbül (Oxford Bodlein Lib.) adlı edebi eser Türkmen minyatürlerinin etkisini göstermektedir. Hatifî’nin mimari çizimlerdeki perspektif denemeleri ve Fatih döneminde Batı’dan alınan etkileri yansıtan Hüsrev-işirin minyatürleriyle (N.Y. Metropolitan Museum of Art 6927) Katibî Külliyatı (TKSM R.989) ve Venedik San Marco Kütüphanesi’ndeki ıskendernâme Minyatürleri de Türkmen okulu etkilerini güçlü biçimde ortaya koyarlar. Bu eserler dönemin giyim müzik aletleri ve eğlence hayatı gibi bazı özelliklerini de yansıtırlar.

1465’te Amasya’da hazırlanmış olan tıp kitabı Cerrahiye-i Hakaniye (Paris Bib. Nat. T.693) daha başka bir anlayışı taşra üslubunu sunar. Bu minyatürlerin en genel özellikleri çeşitli cerrahi müdahaleleri çizgisel bir üslupla açık seçik ve yalın bir biçimde açıklıyor olmalarıdır.

Eyalet sanat merkezlerindeki gelişmenin yanı sıra imparatorluğun başkenti İstanbul’da yoğun faaliyetlere sahne olmaktaydı. Fatih Sultan Mehmed ıtalya’dan aralarında Gentile Bellini’ninde bulunduğu sanatçılar getirtmişti. Geniş görüşlü askeri deha bilim ve sanata da büyük bir ilgi duymaktaydı. Bellini’ye yağlıboya portresini Constanza da Ferrara’ya da üzerinde büstü ve atlı portresi bulunan madalyonları yaptırdı. Bu sanatçıların İstanbul sarayında yaptıkları eserlerin çoğu ortadan kalkmıştır. Ama onların öğrencileri olan Türk nakkaşlarının eserlerini tanıyoruz. Batı resim sanatını İstanbul atölyelerine tanıtan bu sanatçıların arkalarında bıraktıkları etki Doğu geleneği ile birlikte erken Osmanlı dönemi minyatür sanatı üslubunu oluşturan ilk adım olmuştur.

Türk portreciliğinin doğmasında hiç kuşku yok ki bu faaliyetlerin etkisi olmuştur. Osmanlı portre ressamlığının ilk ürününü Fatih Portresi (TKSM H.2153) ile Sinan Bey vermiştir. Fatih Sultan Mehmet bu eserde bağdaş kurmuş oturur vaziyette resmiyetten uzak ve samimi bir halde gösterilmiştir. Fatih’in duyarlı kişiliğini başarı ile yansıtan portrede Padişah gözleri uzaklara dalmış elinde tuttuğu gülü koklarken resimlenmiştir. Gerek yüzdeki hafif gölgelendirme gerek kaftanın yakasının işlenişi Doğu ve Batı üsluplarının Türk sanatçıların elinde nasıl yeni bir senaaae ulaştığını ortaya koymaktadır.

Doğu’da özellikle ıran’la hem savaş hem barış sırasındaki sürekli ve yoğun ilişkiler sanat alanında Türkler için önemli bir esin ve etki kaynağı olmuştur. Doğu’nun edebi eserleri çoğaltılmış ve resimlenerek yazma halinde günümüze gelmiştir. Saray resssamlarına ödenen ücreti ortaya koyan Ehl-i hiref defterleri aynı zamanda atölyelerdeki yabancıların arasında ıranlıların büyük bir çoğunlukta olduğunu da göstermektedir. Bursalı Uzun Fırdevsî’nin Süleymannâmesi’ndeki takdim minyatürü dönemin iyi bir örneğidir.

Kanuni Sultan Süleyman dönemi Osmanlı minyatür sanatında pek çok yeniliğin denendiği bir dönemdir. Bu yenilikler arasında tarihi olayları saptama anlayışının “şehnâmecilik” adıyla resmi bir görev halini alması da vardır. Bu anlayış içinde tarihi olaylar yazma olarak kayda geçirilirken bir yandan da resimleniyordu. İmparatorluğun doğu ve batısındaki savaşlar fetihler ve seferler tahta geçişler yabancı elçilerin kabulü bayram kutlamaları gibi önemli olayların yanı sıra bazen sultanın yalnızca tek bir seferi de ele alınabiliyordu. Kanuni döneminde Nevaî Hamsesi (TKSM H.802) Nevaî Divanı (TKSM R.804) Tuhfet-el Ahrar (TKSM R.914) gibi edebi eserlerin yanında tarihi minyatürler de aynı derecede önemlidir.

Bu tür eserlerin en önemlilerinden birisi de Arifî’nin Süleymannâme’sidir (TKSM H.1608). Eser 1543 Macaristan kuşatmasını Nice’in fethini ve deniz seferlerini konu almaktadır. Barbaros Hayreddin Paşa idaresindeki Osmanlı donanması 1543 baharında Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım isteyen I. François’yı desteklemek üzere Akdeniz’e açılmıştır. Barbaros ıtalya’nın birkaç limanına uğradıktan sonra Marsilya’ya ulaşmış Fransız donanmasıyla buluşmuş ve V. Karl’in (şarlken) müttefiki olan Savois dükasından Nice’i almıştır. Türk donanması bundan sonra kışlamak üzere Toulon limanına gitmiş Genova’da esir bulunan Turgut Reis’i limana dayanıp köyleri yakmakla tehdit ederek kurtarmıştır. Bu deniz seferi sırasında donanmanın gittiği bütün limanlar Süleymannâme’de önemli özellikleri ile resimlenmiştir.

Tarih-i Sultan Bayezid (TKSM R. 1272) ise II. Bayezid döneminin deniz seferlerini anlatır. Bu resimlerde limana gelen gemiciler bölgenin özelliklerini ve yapılarını hemen algılamaları amaçlanmıştır. Bu eserde gemilerin savaşlar sırasında birbirlerine göre duruşları ile hareket biçimleri de oldukça gerçekçi ve renkli bir biçimde verilmiştir.

Bu eserler Matrakçı Nasuh tarafından yazılan ve resimlenen Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Iraaaan (İÜK T.5964) adlı kitapta ilk kez ortaya konan yeni bir eğilimin devamcılarıdır. Matrakçı bu yazmada Kanuni’nin Irak seferi sırasında Osmanlı ordusunun konakladığı yerleri anlatır. Matrak oyununun mucidi sayılan Nasuh’un bu minyatürleri figürsüz topografik birer manzara niteliği taşır. Sanatçının Portekiz portulan çizimlerinden önemli özelliklerin ilk bakışta kavranabildiği deniz kıyı haritalarından esinlendiği tahmin edilmektedir. Eskişehir Diyarbakır Tebriz gibi örneklere bakıldığında öteki menzillerde olduğu gibi bu kentlerin de en önemli topografik özellikleri ve yapılarıyla ele alındığı görülür. Bu kitaptaki resimlerin içinde yeni anlayış doğrultusunda titiz bir gözlem sonucu yapıldığı belli olan “İstanbul” ayrı bir önem taşımaktadır. Bu örnek bir Türk sanatçısı tarafından tasvir edilmiş en eski İstanbul resmidir. Resim derinlemesine incelendiğinde sanatçının önemli özellikleri ne kadar ustalıkla seçebildiğine ve bunları yalın dolambaçsız bir biçimde yansıtabildiğine hayran olmamak elde değildir.

Kanuni Sultan Süleyman’ın saltanatının son döneminde hazırlanmış olan Süleymannâme (TKSM H.1517) bu padişah zamanında başlatılan şehnâmecilik’in bir ürünüdür. Eser Firdevsî’nin şehnâmesi fikrinden hareket edildiği için Farsça ve mesnevi tarzında yazılmıştır. Başlangıçtan itibaren Osmanlı hükümdarlarının saltanatlarını ele alan beş ciltlik bir dizinin sonuncusu olan yazma Arifî tarafından kaleme alınmıştır. Eser bu dönem minyatürlerinin çoğunda olduğu gibi yalın bir düzenleme sunar. Ancak minyatürlerin yüzeyleri çoğu zaman ana konuyu izlemeyi güçleştiren süslemeci motiflerle doldurulmuştur. Ama bu özellik tarihi olayların minyatürlerle yansıtılması konusundaki titiz yaklaşımın gelişmesiyle giderek eriyecektir. Tarihi olayları gerçekçi bir tavırla saptama anlayışı ise artık Türk minyatür sanatının değişmez bir özelliği olarak gelenek haline gelecektir.

Bu eserde Topkapı Sarayı’nı gösteren minyatürler önemli özellikleri ve genel görüntüsüyle sarayın bu dönemdeki durumunu yansıtan birer belge değerindedir. şematik bir biçimde ele alınmış olan sarayın ikinci avlusundaki revaklar sol tarafta da kubbealtı görülmektedir. Kubbealtını gösteren minyatürde katipler öteki görevliler ve toplantı halindeki vezirler yerli yerinde sıralanmış oturmaktadırlar. Kubbealtı revağının altında köşede maaş olarak dağıtılacak altın ve gümüşler tartılmakta keselere konup mangalda eritilen balmumu ile mühürlenmektedir. Öte yandan minyatüre bakanların olayların bütününü anlayabilmesi için binalar açık bir kesit halinde gösterilmiştir. Kanuni’yi avlanırken gösteren sahne ise figürlerin basit sıralanmasından oluşan yalın kompozisyon şemasına iyi bir örnektir. Sultan’ın Topkapı Sarayı ikinci avlusunda tahta çıkma töreni de yalın düzenleme şemasına bir örnektir. Bu kompozisyonda yeni sultana bağlılıklarını sunacaklar yarımay biçiminde çizilmişlerdir. Belgesel değere sahip bir başka sahne ise devıirmelerin toplanmasını yansıtır. Bu kompozisyonda olayın bütün ayrıntıları tam olarak ele alınmış eser böylelikle resimli bir belge niteliği kazanmıştır.

Kanuni döneminde başlayan tarihi konuların işlenmesi ve şehnâmecilik’e bağlanıp devletin resmi tarihini belgeleme niteliği alması klasik döneminde Türk minyatürüne ana karakterini kazandıracak İslam ülkelerinde gelişen minyatür sanatı içinde ötekilerden ayrılan bir okul oluşturacaktır.

Kanuni döneminde yapılan bu konudaki denemeler II. Selim ve III. Murad zamanında meyvelerini vermiştir. 16. yüzyılın ikinci yarısında parlak renkli süslemeler sadeleştirilerek figürlerin adeta soluk alması sağlanmış Türk minyatür üslubu klasik bir yetkinliğe ulaştırılmıştır. Daha önce de sözünü ettiğimiz gibi tarihi konulu minyatürler Osmanlı ordusunun seferlerini padişahın tahta çıkışını saray içinde ve dışında düzenlenen gösteri ve şenlikler gibi olayları da konu alıyordu. Örneğin Kanuni’nin son yıllarında 1558’de yazımına başlanan Sefer-i Zigetvar (TKSM H.1339) adlı eserde Zigetvar seferi ve II. Selim’in tahta çıkışını izleyen yıllar konu edilmiştir. Sultan IŞ. Selim’i tahtında oturmuş önünde iki büklüm eğilmiş Avusturya elçisini huzuruna kabul ederken gösteren resim eserdeki ilginç minyatürlerden biridir.

Süleymannâme ya da Zafernâme (Dublin Chester Beatty Lib. 413) adlı eserde ise Kanuni Süleyman’ın son yıllarındaki önemli olaylar Zigetvar seferi ve Sultan’ın ölümü anlatılmıştır. Süleymannâme’de yer alan bir minyatürde Zigetvar kalesinin havadan görünüşü başarılı bir “harita resim” üslubuyla seyirciye sunulmakta böylece savaş alanı hakkında bir fikir verilmekteydi. Bilindiği gibi kuşatma sırasında daha kale alınmadan Kanuni ölmüştü. Cenazenin kaldırılışını gösteren sahne sade ama etkileyici bir anlatımla sunulmuştur. Dönemin önemli olaylarından biri sayılan Süleymaniye Camii’nin tamamlanması da aynı eserde yine tarihi bir belge olarak yer almaktadır.

Tarihi konulu yazmalardan biri de Kanuni’den sonra tahta geçen oğlu II. Selim’in saltanat yıllarının anlatıldığı şehnâme-i Selim Han’dır (TKSM A.3593). Bu eserde babasının ölümü üzerine Belgrad’a giden IŞ. Selim’in Otağ-ı Hümayûn’da tahta çıkışı da tasvir edilmiştir. Aynı eserin karışlıklı iki sayfasında ise karada ve denizde sürdürülen Navarin savaşı bir başka sayfada da Tunus’un zaptı gibi belgesel değer taşıyan konular ele alınmıştır. Edirne Selimiye Camii’nin tasviri ve padişahı Topkapı Sarayı’nda kendisine paha biçilmez hediyeler sunan Safavi elçisini kabul ederken gösteren minyatürler bu yazmada yer alan başarılı örneklerdir.

Klasik üslup sanatsever bir padişah olan III. Murad zamanında en yüksek düzeye ulaşmıştır. Bu dönemin minyatür sanatı bakımından en önemli ve en zengin yapıtı Surnâme’dir (TKSM H.1344). Eser III. Murad’ın oğlu şehzade Mehmed’in 52 gün 52 gece süren sünnet düğünü eğlencelerini konu almaktadır. Sünnet şenlikleri o günkü adıyla Atmeydanı’nda (Sultanahmet meydanı) yapılmış padişah ve şehzadesi gösterileri ıbrahim Paşa Sarayı’nın meydana bakan cephesindeki şahnişin’den izlemişlerdi. Yabancı konuk ve elçilerle saraylılar için de ıbrahim Paşa Sarayı’nın bitişiğine bir tribün yapılmıştı. şenliğe cambaz hokkabaz perendebaz gibi marifet ehlinin yanı sıra İstanbul’un bütün esnaf loncaları da katılıp hünerlerini göstermişlerdi. Nakkaş Osman şenlik olayını akış sırasına bağlı olarak sahnelere bölmüş meydan ve sarayı bir çerçeve halinde tekrarlayarak gösterileri bir film şeridi gibi gözümüzün önüne sermiştir. Bu bakından Surnâme sanat ve kültür tarihimiz için çok önemli bir belgesel kaynaktır.

III. Murad döneminin en önemli yazmalarından biri de iki cilt halinde minyatürlü olarak hazırlanan Hünernâme’dir (TKSM H.1523/4). 1584’te tamamlanan birinci ciltle kronolojik bir sırayla Selçuklu ve Osmanlı sultanlarının tahta çıkışları ile her birinin saltanat yıllarında geçen önemli olaylar anlatılarak resimlenmiştir. Dört yıl sonra tamamlanan ikinci ciltte ise yalnızca Kanuni Süleyman dönemi ele alınmıştır. Bu ciltte Sultan’ın özel hayatı ile ilgili sahnelerin yanı sıra tarihi konulara ve dönemin askeri başarılarına da geniş yer verilmiştir. Mohaç savaşını konu alan minyatür bu başarılara güzel bir örnektir.

Nakkaş Osman ve ekibinin gerçekleştirdiği önemli bir eser de şehinşahnâme’dir. 1581 tarihli birinci cildi bugün İstanbul Üniversitesi Kitaplığı’nda ikinci cildi Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan yazma III. Murad devrini konu almaktadır. Birinci ciltte karışlıklı iki sayfada yer alan ve sarayda bir bayram sabahını gösteren minyatür bayramlaşma geleneğini yansıtması bakımından dikkat çekiçidir. Aynı ciltte III. Murad’ın sarayın harem bölümüne yaptırdığı köıkü gösteren bir minyatür de yer almaktadır. Günümüze gelmiş olan bu köık Topkapı Sarayı’nın en görkemli yapılarından biri sayılmaktadır. Yine birinci ciltteki bir başka minyatürde ise o dönemde Galatasaray’da yaptırılmış olan Rasathane ve burada yürütülen bilimsel çalışmalar gösterilmiştir. ıkinci ciltte Osmanlı ordusunun sefere çıkışının konuya yaraşır bir görkemle tasvir edilişine tanık olunur. Uyandırılmak istenen kitle etkisi askerlerin sık saflar halinde ve başarılı bir biçimde düzenlenişiyle sağlanmıştır.

1584’te tamamlanan Nusretnâme (TKSM H.1365) adlı eser ise Lala Mustafa Paşa’nın 1579 yılında çıktığı Azerbaycan seferini konu alır. Kitabın başında yer alan minyatürde serdarın sefere çıkmadan önce padişahı ziyareti tasvir edilmiştir. Daha sonraki sayfalarda Paşa’nın sefer arifesinde yeniçeri ağalarına verdiği ziyafet anlatılmaktadır.

Türk portre sanatının temelleri Fatih Sultan Mehmet zamanında atılmıştı. Nigarî diye tanınan Haydar Reis en ünlü portre ustalarından biridir. Barbaros Hayreddin’i gül koklarken gösteren portresi sanatçının portre alanındaki gücünün bir kanıtıdır. Günümüze pek az eseri kalmış olan Nigarî’nin bir başka portre çalışmasında ise Sultan II. Selim hedefe ok atarken gösterilmiştir. Bu dönemde kaleme alınan Silsilenâme ve şemâilnâme gibi biyografi kitapları portre sanatının yeniden canlanmasını sağlamıştır. Bu tür eserlerden biri olan Zübdet üt Tevârih’te (TİEM 1973) Hazreti Muhammed’den başlayarak dönemin sultanına kadar gelen önemli kişilerin hayat hikayeleri verilmiştir. Bu tür minyatürlerde tarihi üslup ile dini üslup birleştirilmiştir. Böylece taze bir üslup birleşimine tanık olunur. Peygamberlerin hayatını ve dini olayları konu alan altı ciltlik Siyer-i Nebî’de de bu üslubun yetkin örnekleri karışmıza çıkar.Elinde ferman tutan Cebrail’in Adem ve ıit peygambere cennet elbisesi giydirişi sahnesi ilginç örneklerden biridir. Bir başka sayfada ise Hazreti Muhammed’in Cebrail’in öğrettiği şekilde karısı Hatice ve yeğeni Ali’ye namaz kıldırışı tasvir edilmiştir. Bu minyatürlerde yeni bir anlatım üslubunun başarılı örnekleri görülmektedir.

Büyük sanat koruyucuları olan III. Murad ve oğlu III. Mehmed döneminde tarihi konulu minyatür yapımının yanı sıra edebi eserlerin resimlenmesine de devam edilmiştir. Bu edebi eserlerin başında yüzyıllar boyunca sayısız kopyaları yapılan ve resimlenen Firdevsî’nin şehnâmesi (TKSM H.1486) gelir. Burada yer alan minyatürlerin birinde alışılmadık bir sahneye tanık olunur. Bu sahnede Osmanlı çiçek zevkinin etkisiyle ellerinde demet demet çiçeklerle ava katılan bir grup görülür.

şehnâme-i Mehmed Han ya da Eğri Fetihnâmesi (TKSM H.1609) adı verilen eserde de bazı değişik özellikler görülmektedir. Seferden dönen sultanın İstanbul’da coıkun bir sevinçle karışlanmasını gösteren sahnede yolun iki yanına gerilmiş kumaşları tutanlardan bir kısmının seyirciye arkalarını dönmeleri halkın kitleler halinde duruşu ve pencerelerden bakışı yeni motifler olarak dikkati çekmektedir. Talikîzâde şehnâmesi’nde (TKSM A.3592) yer alan minyatürlerden birinde ise Manisa kenti ve sarayının başarılı bir tasviri görülür. Gerek saray gerek kent içindeki önemli yapılar ustalıklı bir düzenlemeyle açık seçik gösterilmiştir.

16. yüzyıl sonuyla 17. yüzyıl başında resimlenen bir grup eser hem konu hem anlatım üslubu bakımından farklı bir birlik oluşturur. Bunlarda her ne kadar ısfahan ve ıiraz resim okullarınınetkisi görülürse de renk kullanımı ve figürlerin işlenişi belli bir farklılık ortaya koyarlar.

17. yüzyılda minyatür sanatı bir yandan geleneksel üslubu sürdürürken öte yandan albüm resmi birdenbire büyük bir önem kazanmıştır. Falnâme’de yer alan büyük boy kompozisyonlar bu türün tipik örnekleridir. I. Ahmed Albümü (TKSM B.408) ise hiçbir metne bağlı olmayan tek tek figürlerin ya da günlük hayatla ilgili konuların işlendiği örneklerden oluşur. Bu albümdeki sayfalardan birinde tek tek figürlerin bir araya toplandığı görülür. Çeşitli tipte insanlar giyim özelliklerini belirtmeye özen gösterecek biçimde işlenmiştir. Bu resimlerde serbest bir anlatım üslubuna tanık olunur. Geleneksel anlatım tarzlarından ayrılan bu tür serbest üslup örneklerine 18. yüzyıl başından günümüze tek sayfa halinde kalan sahnelerde de rastlanmaktadır. Erkekleri açık havada eğlenirken gösteren bir minyatür bu serbest üslubu yansıtmaktadır. Bu türe giren ilginç örneklerden birinde de Galata Mevlevihanesi’nde sema eden Mevleviler tasvir edilmiştir. Ney ve kudüm çalanlarla semayı seyredenlerin arkasında yelkenlilerin geçtiği bir deniz görünümüne yer verilmiş olması ilginçtir. Bir başka sayfada ise daha önce minyatürlere konu olmamış bir yaşam kesiti bir meyhane sahnesi tasvir edilmiştir.

18. yüzyılın en ünlü minyatür ustası nakkaş Levnî’dir. Levnî çeşitli milletten meslekten kadın ve erkek figürünü resimlediği çok sayıda örnek bırakmıştır. Sanatçı yaptığı tek figürlerde konuya uygun bir çizgi ritmi yaratmayı başarmıştır. Levnî’nin en tanınmış eseri iki kopya olarak hazırladığı Surnâme’dir (TKSM A.3593). Bu kitapta yazılı ve bol resimli olarak IŞI.Ahmed’in oğullarının sünnet düğünü anlatılmıştır. Düğün bu kez Okmeydanı’nda düzenlenmişti. IŞI. Murad dönemindeki düğünde olduğu gibi 1720 tarihli bu düğünde de şenliğe bütün İstanbul esnafı katılmış çeşitli hünerler sergilemişti. Süslenmiş koçlarıyla celep ve kasapların geçişini gösteren minyatür esnafları temsil eden ilginç bir ornektir. Bir başka minyatürde görüldüğü gibi yukardan aşağı kıvrımlar çizerek ilerleyen esnaf alayının içinde yarısı kadın yarısı erkek dev kuklalar köçekler de yer alıyor bunlar geçit türenine ayrı bir merak ve neşe katıyorlardı. Kâğıthane sefalarından eğlenceye açık olan İstanbul halkı akın akın Okmeydanı’na geliyor günlerce süren şenlikle yakından ilgileniyordu. şenlikte deniz eğlenceleri de önemli bir yer tutuyordu. Haliç’in iki yakası arasında gemi direklerine gerilmiş halatlar üzerinde arabalar geziyor cambaz çengiler oyunlar oynuyorlardı. Padişah ve küçük şehzadeler bu eğlenceleri Aynalıkavak Kasrı’ndan izliyorlardı. Levnî yüzlerce değişik sahneyi içeren Surnâme minyatürlerinde konuyu değişik yönleriyle ele almayı ve onlara esprili bir anlatım çeşnisi katmayı başarmıştır.

Batı’ya açılışın yoğunlaştığı Lale Devri’nde minyatür sanatında hem Batı resmi tarzında ilginç gelişmelere hem de giderek artan bir çöküşe tanık olunur. Levnî’den sonra adı anılmaya değer tek sanatçı Abdullah Buharî’dir. Pencereden Bakan Kadın adlı resmi bu gelişen üsluba ilginç bir örnektir. Kadınların yaşantısını konu alan Zenannâme’de (İÜK T.5502) bu etkilerin daha da arttığı Batı’nın konulu manzara resimlerini anımsatan sahnelere yer verildiği görülür. Aynı eserde yer alan bir doğum sahnesi ele alınmaya başlanan yeni konulara ilginç bir örnektir.

19. yüzyıl boyunca minyatür sanatı çöküşünü tamamlamış ve yavaş yavaş yerini Batı resim tekniğiyle yapılmış yağlıboya tablolara bırakmıştır.