Kont Ostrorog Yalısı Tarihçesi

Kandilli Göksu caddesinde olan Kont Ostrorog Yalısı 19. yy başında neo-klasik espri anlayışında inşa edilmiştir. İridal ve yaprak kabartmalı mermer kapıdan girilen yalının tarihçesi hakkında farklı görüşler vardır:

1- Kandilli’de komşusu Abut Efendi yalısı (eski) sahibi Belkıs hanıma göre; yalı önce Rıza Paşa’nınmış. Ondan Kont Ostrorog satın almış.
(Macide Ekimoğlu. aaa1970 İ.Ü. Ed. Fa./Sanat Tarihi Bölümü)

2- “Kont eski eserlerimizi seven bir sanatkârdır. Ahmet Aşkî Yalısı’yla diğer bir yalıyı birleştirip güzel bir Türk ikametgâhı ihya etmiş bu nefis yalının içini zevkle döşemiştir.”
(Haluk Y. Şahsuvaroğlu makale. Cumhuriyet-5 Eylül 1962)

3- Jean Ostrorog’un 1975 yılı Eylül ayında verdiği bilgi: “Yalı 125-150 senelik kadar. Aşker Ali Paşa’nın vapur iskelesinden sonra büyük bir yalısı vardı. Babam (Ostrorog) yalıyı 71 sene evvel De Savmares isimli bir İngiliz’den satın aldı. Bu Savmares Anglo-Norman adalarından Cerze’li idi İngiliz sefaretinde çalışıyordu.”

4- “Bina 1904 yılında Bakizade Ziya Paşa’dan Hariciye Nezareti Hukuk Müşaviri Ostrorog tarafından satın alınmıştır.”
(Eski Eserleri Koruma Encümeni’ndeki kayıt.)
Jean Ostrorog’un 1975 yılı Eylül ayında -ölmeden önce- yapmış olduğu açıklamasında: “Babam Léon Ostrorog (tanınmış bir hukukçu olarak) 1904′te Türkiye (Osmanlı İmparatorluğu) Adalet Bakanlığı müşaviri (conseiller) idi. Fransız aile Lehistan’dan geliyor. İsim Polonez’dir. Osmanlı Hükümetinin daveti üzerine İstanbul’a geldi. Kardeşim on beş sene evvel öldü. Babamızın kitap ve resimlerini üniversiteye hibe ettim. Kont Ostrorog köşesi yapıldı. Yalının güney parçasının harem olduğunu zannediyoruz bu bölüm daha yenidir. Selâmlık daha eski. Eski selâmlık Aşker Ali Paşa’nın torunu bir hanımdan satın alındı. İhtiyar kadın ölünce yan kısmı da annem ve babam satın aldılar. Annem 1931′de babam 1932′ de öldüler. Kardeşim de 1960′da ölünce yalı bana kaldı.” der.
Jean Ostrorog’da 19 Aralık 1975′de ölmüş yalı ikinci eşi İşka Ostrorog’a kalmıştır

Edirne Süpürgecilik

Süpürgecilik!

Edirne’ye özgü bir sanat ürünü olarak süpürge gelişen teknoloji karşısında temizlik aracı olarak önemini yitirmekte olup geleneksel bir sanat ürünü olarak değerini korumaktadır.Geçmişte “Süpürgeciler hanı”denen hanlarda oluşan küçük dükkanlarda süpürge üreten esnafı bugün bu yerlerde görememekteyiz. Gün geçtikçede sayıları azalmaktadır. Tarladan toplanan süpürge telleri süpürge yapımına uygun uzunlukta kesilir. Tohumları ve yaprakları ayıklanıp demetler haline getirilerek üretici tarafından Borsada satışa çıkarılır. Üreticinin belirlediği fiyatlar üzerinden açık arttırma ile süpürge yapımcıları tarafından satın alınan süpürge telleri yumuşak olması ve kükürtün kolay ıslanması için su ile ıslatılır. Islatılan teller küçük kapalı ve bir ocağı bulunan penceresiz bir odaya konarak kükürtle ağartılır. Ağartılan bu süpürge telleri “ayıklayıcı” diye anılan kişi tarafından bıçakla ayıklanır. Kalın dolgun ve etli olanlar tepelik ince ve cılız tellerde işlik olarak ayrılır. Kısa kırık koyu renkte düzgün olmayan teller ayıklanarak küçük el süpürgeleri ve top süpürge yapımında kullanılır. Teller “sarıcı” larca (taslakçı) temizlenir. 4-9 ya da daha çoğu bir araya getirilip yavru demetler yapılır. Bunların ikisi birleştirilir pamuk ipliğiyle bağlanarak süpürge taslağı oluşturulur.

“Bağlayıcı”larca (tepeci) bu taslağın sapına 4-5 tel yerleştirilerek tepelik yapılır. “Ayakcak” denilen ayak mengenesinden yararlanılarak sap üç ya da daha çok yerinden galvanize telle bağlanır. Süpürge taslağına “el mengenesi” (falaka) yardımıyla süpürge biçimi verilir. Tokmakla vurularak bu biçim pekiştirilir. Üç ya da daha çok yerinden çuvaldızla dikilir. Gelenek çevresinde özellikle Edirne’de evlenme geleneklerinde önemli yer tutan ve sapına kabara denilen iri başlı özel bir çivi çakıldığında kullanan bayanın kız olduğunun göstergesi; evin kapısı dışına asıldığında ise burada evlenecek çağda kız bulunduğunu belirten simge olan ve aynalı şekliyle evlenen kızın çeyiz eşyaları arasında vazgeçilemez konumdaki süpürge yukarıda sözü edilen işlemlerden sonra kullanıma sunulmak üzere satışa çıkarılır.Edirne’ye özgü olan süpürgeler bütün Türkiye’de ve turistik eşya olarak Avrupa’da da beğenilir ve tutulur. En çok İstanbul’a gönderilir.

Edirne Meyve Sabunculugu

Meyve Sabunculugu!

Türk Kültüründe bir damga veren ve Edirne’ye özgü bir sanat türü olarak gündemde olan meyve sabunculuğu 21. yüzyıla girerken maliyetlerinin artması ve ustalarının azalması nedeniyle yok olmak üzeredir. Ancak Kız Teknik Lisesi Anadolu Meslek Lisesi ve Meslek Lisesi Müdürlüğünce oluşturulan atölyeler de meyve sabunculuğu üretimi yapılmaktadır. Okul Müdürlüğünce atölyelerde açılan kurslarda öğrenciler ve halka yeni ustaların yetiştirilmesine çalışılmaktadır. Bugün okul atölyelerinde meyve sabunculuğunun imalatı gerçekleştirilmekte evleri ve işyerlerinin vitrinlerini süslemektedir. Meyve sabunu yapımı için hazırlanan hamur oda sıcaklğında dinlendirildikten sonra yoğrulur. Yoğrulma sonucunda sıkıştırılarak yuvarlak küçük toplar haline getirilir. Top haline getirilen hamura “beze ” denir. Hamurun istenilen kıvamdan fazla yoğrulması bezelerin çatlamalarına sebebiyet verir. Hamurun beze yapılacak kıvamı bulmak hamurun sertleşmesi ile anlaşılır. Bezeler oluşturulduktan sonra sanatçı tarafından hamura meyve şekilleri verilir. Elma Muz Armut Şeftali v.b. meyve şekillerini alan hamurun göreceği işlem sırası boyadır boyama işleminden önce hamur en az 2 gün oda sıcaklığında korumaya bırakılır. Kuruyup sertleşen ve meyve şekli verilmiş olan beze meyvenin rengine göre kuru toz boya ile boyanır.Sulu boya fırçası ile kuru toz boya sürülen meyve biçimi kazandırılan beze yeniden en az bir saat kurutulmaya bırakılır. Bu arada ateşin üzerinde su ile eritilen sabunun içine sarı kuru toz boya katılır. Meyve şekli verilmesi olan sabun bu işlem ile bezelikten çıkar artık meyve sabunu olur.Meyve sabunun günümüzdeki en önemli işlemi evlerde süs eşyası olması özelliğidir.

Edirne’nin El Sanatlari

El sanatları bir milletin yüzyıllar boyu süregelen yaşamı boyunca oluşan ve kuşaktan kuşağa aktarılan en önemli kültür varlıklarıdır. Edirne’nin günümüzdeki el sanatlarını anlatmadan önce daha önceki yüzyıllarda Edirnede mevcut olan el sanatları hakkında kısa bir bilgi sunmak isterim. 1640 tarihinde tesbit edildiğine göre Edirne’de el ile işlenen şu sanat isimleri gösterilmektedir.

1-Edirne alaca sepet çıngıraklı alaca alaca meze sepeti.

2-Edirne keçesinden kapı perdesi kırmızı Edirne keçesinden nakışlı ocak yaşmağı

3-Edirne kesimi kellepuş (kaşa giyilen külah)

4-Edirne kesimi çift kat yular.

5-Edirne velensesi mavi ve kırmızı yorgan velensesi zergerdani velense.

6-Edirnenin orta ve yan keçeleri.

7-Mismar-ı Edirne (Edirnede yapılan çiniler)

8-Edirne çulha aaagahları.

Bu listeden anlıyoruz ki o dönem Edirne el sanatları özellikle dokumacılık ve keçecilik alanında imparatorluk çağında oldukça ün yapmış durumdadır.Zira bu liste 1640 yılının Es’ar (Narh) defterinden alınmıştır. Buraya döneminin önemli san’at ürünleri ile bunların narhlanmış bedelleri alınmıştır. Yine Edirne mahalleleri ve sokaklarına verilmiş olan ; ciltçiler mumcular kuyumcular çuhacılar saraçlar tamburacılar keçeciler kozacılar gibi el sanatların değişik kollarına ait isimler de bu sanatların şehir ve şehirli yaşamını ne derecelerde etki altına almış olduğunu göstermektedir.

Günümüzde halen Peynircilik Süpürgecilik Şekercilik Saraçlık Çuhacılık Meyve Sabunculuğu vb. el sanatı dalları yaşamını sürdürmektedir.

Halk danslarının bedensel-zihinsel gelişimdeki yeri ve milli şuurun oluşumundaki önemi

HALK OYUNLARININ BEDENSEL VE ZİHİNSEL GELİŞİMDEKİ YERİ VE MİLLİ ŞUURUN OLUŞMASINDAKİ ÖNEMİ

Türk milletinin tarihsel yaşam sürecinde yarattığı kültürel değerlerin en önemlilerinden olan halk oyunları bugün artık toplumların sosyal hayatlarında sanatsal estetik ve sportif bir anlayış çerçevesinde şekillenip yaşamını devam ettirmeye çalışmaktadır. Halk oyunları kaynağından itibaren her dönemde ve her şekilde nereden gelirse gelsin ve ne amaca hizmet ederse etsin sürekli içinden çıktığı toplumun kendine özgü karakteristik özelliklerini yansıtmıştır. Günümüzde halk oyunları sahnenin bütün kadrolarından faydalanılarak sanatsal bir anlayış içerisinde sergilendiği gibi spor salonlarında da sportif bir yaklaşım çerçevesinde yarışmalar organize edilerek varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle halk oyunları eğitimi fiziksel aktivitesi ve müzik bütünlüğü ile öğrencinin (veya ilgilinin) bedensel ve zihinsel gelişimine yadsınmayacak katkılar sağlar. Sosyal kültürel sanatsal ve sportif özellikleriyle de eğitim sürecinde çok etkin bir rol oynar. Halk oyunları öğrenimi özel beceri gerektirmektedir. Özel beceri yapılacak çalışmanın teknik ile hareket uygulamalarıdır. Tipik karakteristik ve kompleks durumlar özel koordinatif yeteneklere mahsustur. Beceri için kuvvet sürat dayanıklılık ve hareketlilik gibi fiziki güç faktörleri gereklidir. Bu sayede çözümleme yeteneği gelişir. Çözümleme yeteneği; kinestetik algılama dokunarak algılama görerek algılama duyarak algılama ve statik-dinamik çözümlemeden oluşur. Koordinasyonda amaç hareketlerdeki maharet sürat ve çevikliğin geliştirilmesidir. Koordinasyon için bedensel ve ruhsal birliktelik gereklidir. Halk oyunlarında hareket bedensel ve ruhsal birleşimin sonucu olarak ortaya konulmaktadır. Koordinasyonun oluşması ritmik hareketlerle sağlanır. Bütün bu hareketlerden elde edilmesi amaçlanan etkinlikler rahat bir tempoda gerçekleştirilir. Hareketler kendiliğinden uyarımın çok az olduğu reaksiyon zamanı ile kasların değişkenliğe uyumunun hızlı olduğu bir koordinasyonla sağlanır. Koordinasyon sonucu hareketlerde maharet çeviklik denge sürat ve uyum oluşur. Böylece hareketlerdeki maharet oyun temposuna uyumu güçlendirir. Halk oyunlarında özel beceri-koordinasyonunu geliştirmede bu unsurlar göz önünde bulundurulmalıdır. Üzerinde çalışılacak oyunun hareket açısından karakteristik özelliklerinin analizi yapılarak hazırlanacak çalışma programı oyuncuda veya ilgilide fiziksel-fizyolojik güç uyumunun gelişmesinde çok önemli katkılar sağlayacaktır. Halk oyunlarının bedensel gelişim üzerindeki olumlu katkıları bilimsel çalışmalarla tespit edilip ortaya konulmuştur. Bunun yanı sıra kültürel ve sosyal boyutu ile de milli şuurun oluşmasını sağlayıcı özelliklere sahiptir. Bu bağlamda; Türk kültürünün en önemli parçalarından biri olan halk oyunlarınıngüncel yaşam içerisindeki yerinin muhafaza edilmesi gerekmektedir. Hatta günümüz Türkiye’sinde her medeni ferdin göğsünü kabartacak kadar zengin bir değer taşıyan milli oyunlarımızı toplumun her kesiminin anlayabileceği bir dil ve üslupla ilgisini çekebilecek yöntemlerle ve doğru bir şekilde anlatmak ve de yaşatmak milli kültürümüz bakımından ihmal edilmemesi lazım gelen bir konudur. Halk oyunları millet fertlerini birbirine yaklaştıran duyuş ve inanış itibariyle birleştiren şahsına milletine karşı güven duygularını yükselten müşterek bir değer bütün milletin malı olan tükenmez bir hazinedir. Bir insanın yurdunu ve milletini sevmesi ona içten gelen bir sevgi ile bağlanması milletini kültürünü ve tarihini tanıması ile mümkündür. Bu biliş ve tanıyış milli duyguları beslediği nispette fertleri lüzumsuz yere yabancı hayranlığından kurtarır. Milli ruh ve irade böylece gelişir ve pekişir. Kendimizi tanımanın gereği kadar kendimizi tanıtmanın değeri ve lüzumu da meydandadır. Medeni toplumlar içerisinde bir milletin almış olduğu değer maddi varlıklar kadar manevi varlıklarla da ölçülmektedir. Bizim milletimize ve yabancılara karşı göğsümüzü gere gere gösterebileceğimiz kendisinden pekçok şey öğrenebileceğimiz ve öğretebileceğimiz bir konudur halk oyunları. İş böyle olduğu halde eğitim sistemimiz içerisinde halk oyunlarının yeterli düzeyde ilgi görmediği aşikardır. Olaya sadece boş zamanı değerlendirme açısından bakar isek hata etmiş oluruz. Halk oyunları gerek kültürel gerek sportif ve gerekse sanatsal özellikleri ile içinde yaşatıldığı toplumda hayatın yeniden üretimi noktasında toplum bilimi açısından da oldukça önemlidir. İnsanlar kültürel değerlerin paylaşımında geçmişle ilişki kurup hayatlarını yeniden yaşarken toplumsal yaşayış için de kendilerini hazırlar yetiştirir ve ona uyarlar. Türk halk oyunları Türk soyunun en eski izlerini üzerinde yaşatan tarihi birer belge olduğu kadar gelecekteki Türk milli sanatının da gerçek kaynağını oluşturmaktadır. Oyunlarımızın yetkili ellerde araştırılması tasnif edilmesi özel eğitim programlarının geliştirilmesi ve modern dünyaya tanıtılması milli bir görevdir.

Padişah II. Mahmud’un 1828′de çıkardığı fermanda “haşarat” olarak tanımlanan Zeybekler Anadolu’nun batı kesimlerinde yaşamış dansları müzikleri gümüş mavzerleri yatağanları yaşama biçimleri kendi adalet anlayışları ile bilinen “sosyal eşkıyalar”dır. Halikarnas Balıkçısı’na göre Zeybekler Aydın ve Muğla merkezli olmak üzere kökleri antikiteye dayanan Euripides’in Bakkhalar tragedyası’nda sözünü ettiği toplulukların devamıdır. Roma Dönemi’nde isimleri “İbakkhı” olmuş Selçuklu döneminde “Salpokis” diye anılmışlardır. Menteşe Beyliği döneminde bu topluluklara cıva gibi anlamında “Zeybakı” denilmiştir.

Zeybekler kendilerine kayıtsız şartsız bağlı olan “kızanlar” ile bir grup oluştururlar. Kızanlıktan Zeybekliğe geçmek oldukça zor bir süreç ve törensel bir eylem sonunda gerçekleşir. Şöyle ki: Zeybek olmak isteyen kızan defne ağacına saplanmış yatağan üzerine yemin ederek Zeybekliğe adımını atar. Defne ağacının Zeybek kültüründe simgesel bir önemi vardır. “Apollon ve Defne” efsanesini bilirlermiş gibi defne ağacının bulunduğu dağlarda gezmekten çekinirlermiş. Efsaneye göre Tanrı Apollon peri kızı Defne’ye aşık olur ancak aşkına karşılık bulamayınca Defne’yi ağaca dönüştürür. Daha sonra yaptığına kendisi de pişman olur oncak iş işten geçmiştir. Defne yapraklarından yapılmış bir tacı başına takar ve insanların da sonsuza dek defne tacı takacaklarını söyler.

Zeybeklerin müzikleri Anadolu’nun eşsiz yerel kaynaklarından biri durumundadır. Ağır Zeybeklerdeki inanılmaz yavaşlık bir ritüelin ilahi bir yüceliğin çağrışımlarını taşır. Efe’nin neredeyse heykelleşen hareketleri ayinin kutsallığına gölge düşmemesinin özenini yansıtır adeta. Aynı etki müzikte de hissedilir. Ağır Zeybeklerin ölçüsünü saymak profesyonel müzisyenler için bile sıkıntılı bir iştir. İlla ki ‘aksak’ ve ’9 zamanlı’ olan ölçünün nerede başlayıp nerede bittiğini anlamak epeyce dikkat ve sabır gerektirir. Yalnızca belleklerde yaşatılan yazısız bir müzik için böyle bir güçlüğün hiç yaşanmadan sürdürülebilmiş olması oldukça ilginçtir

Davul-zurna ikilisinin karakteristik icrası Zeybek müziğinin en önemli performansıdır. Benzer olarak bağlama ailesi ve özellikle de cura türleri için de karakteristik bir icradan söz edilebilir. Bu köklü kültür müzikal özellikleri ile Anadolu’nun pek çok kesimini etkilediği gibi İstanbul’u ve buradaki ‘şehirli’ musikiyi de etkilemiş’karşı kıyı’ya da izlerini götürmüştür. Tanburi Cemil’e ilham verip besteler yaptırmak Orhan Pehlivan’ı coşturup çaldırmak ‘Smyrnaki’den’ rembetiko’ya ‘Zeybekiko’ adıyla kendini kabul ettirmek kolay olmasa gerek.

Zeybekler geleneksel bir kurum olarak çözülmeler yaşadı belki; özellikle son yetmiş küsur yıllık modernleşme çabaları içinde. Ama türküleri ezgileri hala gürül gürül okmaya devam ediyor; görünen o ki daha da devam edecek Zeybekler !